HAYVANCILIK VE SORUNLARI


1- HER BİRİ 3-4 bin liraya mal olan Melez Kültür hayvanlarının geçmişi bilinmiyor. Nasıl besleneceği bilinmiyor. Verim parametreleri bilinmiyor.
YANİ HİÇBİR BAKIM REHBERİ YOK

 ÜRETİM REHBERİ YOK.


2- Oysa bu hayvanlar dikkat ister. Uygun şartlarda bakılmaz ise bu hayvanların yerli ırk hayvanlardan farklı olarak Beslenme Hastalıkları (Tıklayınız(Tıklayınız) , Yavru Atma Hastalıkları ( Tıklayınız)     ve Diğer Hastalıklarla ( Tıklayınız) daha kolay ve daha hızlı karşılaşmaları kaçınılmazdır. Masraf artar , verim düşer hayvan da elden gider. PARA DA GİDER. BORÇ KALIR.


3-SONUÇ: hayvanların bakımı yanlış. Süt yemi veya diğer isimler altında piyasadan alınan yemlerin ise ne sağladığı belirsiz. Zira üzerlerinde yemin bileşimi , kapsadığı Mikro Elementler Yok ki üretici bir verim hesabı yapabilsin.

Üretici çok daha ucuza mal edeceği girdilere çok yüksek

fiyatlar veriyor.

YEM ALIYOR SÜT VERİYOR . ZARAR EDİYOR.


4- Üretici gözünde Suni döllemede amaç hayvanın giderek saflaştırılması değil en kısa zamanda bir yavru alınması ve nakit para kazanılması haline gelmiştir.
SONUÇ: KISA SÜRE SONRA ANA Yani SERMAYE ELDEN GİDİYOR.


5- Hayvanlar genellikle  BAKIR, ÇİNKO, Demir,  SELENYUM  (183) , İYOT , Kobalt  (180), MOLİBDEN (185)  (186)  ,  Mangan ( 178) gibi Mikro Elementlerin eksikliğini çekiyor. Kullanılan girdilerin de lokal olması ve toprakların da bitki besin maddesi yönünden fakir olması karşısında sorun daha da büyüyor.


6- Varolan meralar verimsiz . Hatta bazen çok güzel sulak alanlarda bu meralar. Çok kolay yöntemlerle yapılabilecek mera ıslah işlemleri çok pahallıya mal oluyor. Devlet Bekleniyor. O da gelemiyor. Onun için kimse ilgilenmiyor.
MERA AÇ. HAYVAN AÇ. İNSAN AÇ.


7- Bu nedenlerle sitemizde Hayvan Besleme; Hayvan Hastalıkları ; Silaj Yapımı ; potansiyel hayvan yemi girdileri hakkında bilgi verilmekte ve üreticilerin gerek süt gerekse besi hayvancılığında dengeli bir yem Rasyonu hazırlaması için kolay bir program verilmektedir.


8- Doğal olarak üretilebilen ve hayvan tarafından yaşamını sürdürmek için tüketilen her madde yem ham maddesidir. Ot, saman, yonca, arpa, buğday, mısır her biri bir yem hammaddesidir.

9- Bir hayvanının yaşamını sürdürmesi, gelişmesi (büyümesi) ve beklediğimiz canlı ağırlığa erişmesi ve süt ve yavru vermesi için ENERJİ, PROTEİN, VİTAMİN ve MİNERALLER gerekir.


10-Hayvanın 24 saatlik gereksinimi olan içerisinde Yaşama Payı ve Süt Verim Payını veya Et Verim Payını ile yeter miktarda TUZ, MİKRO ve MAKRO elementleri içeren KABA ve KESİF YEM TOPLAMINA RASYON denir.


11-Hayvandan yüksek verim (canlı ağırlık , süt ve yavru) almak istiyorsak "DENGELİ BİR BESLENME" rejimi uygulamamız ve "DENGELİ BİR RASYON" hazırlamamız gerektir.


12- Rasyon hazırlanmasında Daneler ayrı ayrı KESİF YEM maddeleri olarak kabul edilirse de, bunların öğütülerek veya ezilerek karıştırılması ile yapılan yeme de KESİF YEM denir

Saman, kuru ot ve yonca gibi yem maddelerine de KABA YEM denir.

13-Yapay olarak üretilebilen ve yemlere karıştırılan vitamin, tuz ve diğer mineraller de yem ham maddelerinden sayılmaktadır. Lütfen mineral bileşimlerinin eksiksiz olanlarını kullanın .Maliyetiniz hiç artmaz. 

14- Suyun da vazgeçilmez bir besin maddesi olduğunu hatırlatalım. Uygun miktarda ve temiz su verelim.

15-Hayvancılıkta önemli olan hayvanın beslendiği süre içinde vücudunda depoladığı etin ve/veya ürettiği sütün en düşük maliyetle paraya dönüştürülmesi ve dişi hayvanlardan sağlıklı ve yüksek verimli yavru alınmasıdır.

16-Bir hayvana uyguladığımız besleme rejiminde yemde enerji yüksek, protein oranı düşükse hayvan, verdiğimiz yüksek enerjiden tam olarak yararlanamaz, enerjisinin bir kısmı boşa gitmiş olur.


17-Hayvana Yaşama ve Süt payı üzerinde verilen enerji, protein, mineral ve vitaminler et ve yağa dönüştürülerek, depolanır.

18-Yemdeki vitamin ve mineraller de hayvanın tükettiği yemde günlük ihtiyacını karşılamayacak miktarda ise, hayvan ne enerjiden ne de proteinden gereği kadar yararlanabilir.

A-BESİ Hayvanınızın Yem Bileşimi İçin Aşağıdaki Bilgileri :
1-Canlı Ağırlık
2-Cinsi ( Yerli :Ala Melez : Safkan Gibi)
3-Günluk Kaç Kilogram Et artışı alırsınız.
4-Sizce Hayvanınızın Kaç Kilo Yağ Fazlası Var ?
Elinizde Hangi Yem Girdileri Bolca Var

B_SÜT Hayvanınızın Yem Bileşimi İçin Aşağıdaki Bilgileri :

1-Canlı Ağırlık
2-Cinsi ( Yerli :Ala Melez : Safkan Gibi)
3-Günlük Süt Verimi
4-Sizce Hayvanınızın Kaç Kilo Yağ Fazlası Var ?

5-Elinizde Hangi Yem Girdileri Bol ve Ucuz Olarak Var .


verimkapisi@iyitarim.net       adresine  gönderin CEVAP VERELİM

Yem Girdileri için Aşağıdaki LİNKİ   Tıklayınız. Seçiniz.

YEM KARMAK İÇİN GEREKLİ BİLGİLERİ BULUNAN YEM GİRDİLERİ 

A-BESI SIĞIRI TÜRLERİ


Yurdumuzda büyübaş besi hayvanı olarak kullaniıan, daha doğrusu varolan sığır iıklari şunlardır:


1) Yerli Irklar


a) Yerli Kara Ufak yapılıdır ve besi performansı (canlı ağırlık kazanma özelliği) iyi değildir. Yoğun (entansif) besi döneminde 1-1.5 yaşındaki hayvanlara 0.8 kg/gün canlı ağırlık kazandırmak mümkündür. Üç aylık yoğun besi döneminden sonra canlı ağırlık kazancı birdenbire düşer. Başlangıçta mera besisi, daha sonra kısa dönem ahır besisi uygulaması tavsiye edilir. En uygün kesim agırlığı 250 kg cıvarıdır. En iyi özelliği sap- saman gibi kaba yemleri iyi değerlendirmeleri ve hastalıklara dayanıklı olmalarıdır. Bu bakımdan, işletme kapasitesi (hayvan sayısı) yüksek tutulursa baharın ilk aylarında önce mera sonra ahır besisi iyi kazanç sağlar.


b) Doğu Anadolu Kırmızısı ve Güney Doğu Anadolu Kırmızısı ırklarının besi performansı yerli karalardan daha iyidir. Her ikisi de ayni özelliği taşır. Bunlar besi başlangiçinda iyi canlı ağırlık kazanmakta (yaklaşık 1kg/gün) fakat 4. – 5. aydan sonra cnlı ağırlık kazançları birdenbire düşmektedir. En iyi kesim agırlıkları 300 kg civarındadır. Hastalıklara dayanıklıdır. Kalitesiz kaba yemleri iyi değerlendirirler. Besiye alınacakların yaşı 1.5’u geçmemelidir. Yerli karalar gibi başlangıçta mera besisi, daha sonra 3 - 4 aylık yoğun ahır besisi iyi kazanc sağlar.


c) Boz Irk; Besi performansı (verimliliği Yerli Kara 'dan biraz daha iyidir.
d) Zavot, Kars ilinde yöresel bir ırktır. Sayısı çok azdır. Az çok Simental ve Esmer ırk genlerini taşıdığından, besi performansı yerli ırklardan daha iyidir.

 
2- Kültür Irkları
a) Esmer Irk; Hem et hem de süt yönlü bir ırktır. Esmer ırk ve melezlerinin yetiştirilmesi yurdumuz için çok iyi bir seçimdir. Besi performansı çok iyidir. 1.5 kg/gün cnlı ağırlık kazandırmak mümkündür. Kaba yemi çok iyi değerlendirir. 500 kg 'lik bir kesim ağırlığına rahat ulaşabilmektedir.
b) Siyah Alaca daha ziyade süt yönlü bir ırk olmakla beraber besi performansı da iyidir. 1.5 kg/gün cnlı ağırlık kazandırmak mümkündür.500 kg kesim ağırlğına rahatlıkla ulaşabilmektedir.
c) Simental Irkı: Yurdumuzda sayıca çok azdır. İki yönlü bir ırk (et ve süt) kabul edilirse de et yönü daha ağırlık taşır. Yemden yararlanma özelliği (yemi ete ve süte dönüştürme) yüksektir. 600 kg ’lik kesim ağırlığına ekonomik bir şekilde ulaşabilmektedir.
d) Jersey : Süt yönü ağırlıklı bir ırktır. Günlük canlı ağırlık kazancı çok düşüktür. Besi hayvanı olarak kullanılması tavsiye edilmez. Karadeniz Bölgesinde kırsal kesimde her ailede 1-2 adet Jersey sığırı bulunur.


3-Melez Irklar
Yukarıda sıralanan kültür ırklarının yerli hayvan ırklarıyla birleştirilmesi sonucu elde edilen ırklardır. Yurdumuzda daha ziyade Esmer ve Siyah alaca ırklarının melezleri yaygındır. Yerli ırklara göre canlı ağırlık kazanma özellikleri yüksektir. Hatta kültür ırklarına yakındır. Yemden yararlanma kabiliyetleri de yüksektir. Ortalama 1-1.5 kg/gün canlı ağırlık kazandırmak mümkündür. Yurdumuz şartlarında başlangıçta mera, daha sonra da ahır besiciliğine uygündur.

BESİYE ALINACAK HAYVANLARIN YAŞ VE CİNSİ


Besi hayvancılığının amacı kâr etmektir. Bu bakımdan besiye alınacak hayvanların yaş, cins, ırk gibi özellikleri, ekonomik bir beslenme rejimi ve besi süresi bir bütünlük arz eder. Besi hayvancılığının ana gider kalemleri hayvan ve yem alımıdır. Diğer girdiler ise veterinerlik hizmetleri, ilaç, yem katkı maddeleri vs.dir. Bu hususları göz önüne aldığımızda besi hayvancılığının, bundan böyle bir meslek olarak seçilmesi zorunlu hale gelmiştir, denilebilir. İkinci bir iş olarak 15-20 baş büyükbaş hayvan besleyerek önemli bir gelir elde etmek mümkün değildir.


Bundan böyle kredi kuruluşu, işletmeye sağladığı kredinin amac dogrultusunda kullanılıp kullanılmadığını, işletmede bilimsel ve teknik koşullarda bir uygulamanın yer alıp almadığını izleyerek, işletmenin kazanc sağlayıp sağlayamayacağını, daha doğru bir ifadeyle işletmeye sağladığı kredinin zamanında geri dönüşünün mümkün olup olmadığını "denetlemek ve gözetmek" zorundadır. Bu bakımdan bundan böyle "besi hayvancılığının bilimsel ve teknik koşullara uygün yürütülmesi" önem kazanmaktadır.
Buradaki amacımız, bir besi işletmesinin kayda değer kazanç sağlaması için göz önüne alması gereken hususları acçılamaktır.


Hayvanın yemden yararlanması daha dogumdan başlayarak yaşlandıkça azalır. Yemden yararlanma 0-1 yaşlarında en yüksek düzeydedir.
Besi hayvancılığında kârlılık açısından bu durum çok önemlidir. Hangi ırk hayvan olursa olsun cnlı ağırlıklarına göre ayni oranda yem verildiğinde, gençleri yaşlılarına göre daha çok et tutar. İleri yaşlardaki hayvanlar etlenme yerine yağlanır.


Ayni ırktan hayvanların erkekleri dişilerinden daha iyi yemden yararlanır. Yani canlı ağırlıklarına oranla verilen yemden erkek hayvanlar dişilerden daha yüksek günlük canlı ağırlık kazanır. Bunun için genelde besi hayvancılığında erkekler tercih edilir.


Dişi hayvanların besiye alınmasında ortaya çıkan ana sorun, gelişmelerini tamamlamaları ile kızgınlık döneminde çok huzursuz olmaları yem tüketimlerinin azalması, dolayısıyla beklenen canlı ağırlığa erişmelerinin gecikmesidir. Ülkemizde genelde tüketim alışkanlığı, dişi hayvanlar daha yağlı olduklarından, erkek sığır eti yönündedir. Pazarlamada sorun yaratmadığı takdirde, dişi hayvanların alım fiyatlarının düşük olmasından yararlanılabilir.
Gelişmiş ülkelerde çeyrek yüzyıldan beri besi hayvancılığında uzun süreli besleme şekli tamamıyla terk edilmiştir. Bir an önce hayvanın öngörülen canlı ağırlığa erişmesi ve buna göre yemleme rejimi uygulaması esas alınmaktadır. Bu bakımdan besiye alınacak hayvanın yaşı ve besi süresi çok önemlidir.

BESİ SİSTEMLERİ

a-Mera Besisi (ekstansif besi)

Besi hayvancılığının en ekonomik şekli yem destekli mera hayvancılığıdır. Yem, hayvan verimliligini ve fiyatı etkileyen başlıca unsurdur. Bir sığır besisinin yaklaşık % 65-75 toplam girdisini yem oluşturur. Mera besisi ile belirli bir süre yem girdi %'sini azaltmak mümkündür.
Gelişmiş ülkelerde çayır ve otlaklar ve diğer yayılım alanları besi hayvancılığının ucuz ve kaliteli yapılabilmesinin can damarıdır. A.B.D. ve diger gelişmiş ülkelerde besi sığırcılığında hayvanın ihtiyacinin % 85'i kaba yemden karsılanır. Çayır ve otlaklar ekim arazileri gibi gübrelenir ve bakımları yapılır. Hayvanın çok düşük düzeyde kesif yem, tuz ve mineral ihtiyacı dışarıdan karşılanır. Vitamin dahi verilmez.

Ülkemizde de bir gün yukarıdaki şartların oluşmasını dilemekle beraber, baharla birlikte meraların canlanması ile kırsal kesimde köy veya mahalle sürüsü şeklinde hayvanlar otlatılmaya başlanır.
Ne yazık ki, kimse bu meraya veya diğer bakımsız meralara Kompost yapıp gübre atmayı: merayı ortaklaşa yabancı otlardan temizlemeyi:merayı münavebeli olarak kullanıma açarak bir anda yppranmasını önlemeyi veya daha kaliteli susuzluğa daha dayanıklı tohum atmayı düşünmez.  Bekler devlet gelsin diye. Tavuk besler atıkları köye sorun olur: Çöpler köye sorun olur . Kokar.!!!!!! Bekler ki devlet gelsin diye.


Yağışın bol olduğu yıllarda yayılımdaki hayvanların kış döneminde ugradıkları zabınlıktan kurtulma şanslari vardır. Bu dönemin süresi çeşitli bölgelerimize göre değisir.  Otlakların canlılığı bazı bölgelerde nisan ayı (güney ve güney doğu) ile başlar, haziranın sonunda biter. Ama hayvanlar merada kurumus otları tüketerek yaşamlarını sürdürürler. Kazandıklari canlı ağırlıkları sonbahardan itibaren ertesi yıl çayıra çıkıncaya kadar tüketirler. Halen hayvancılığımızın % 30-40'i bu şekilde sürer gider.


Hatta çoğu bölgelerde çayır ve mera o kadar bakımsızdır ki, hayvan aldığı gıdayı otlamak için harcar.  Kış mevsiminde de çok düşük düzeyde kesif yem (arpa, kepek) ve yüksek oranda samanla besleniiler. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde geniş çayırlıklardan biçilen kurutulmuş otlar, kış için açıkta depolanmakta ve az da olsa kaliteli kaba yem sağlanabilmektedir.
Yukarıdaki tarzda yapılan hayvancılıkta verim düşüklüğünü etkileyen başlıca unsurlar enerji, protein,mineral ve vitamin noksanlıklarıdır. Kışın içerde kalitesiz yemle beslenmeleri ile ortaya çıkan beslenme hastalıkları baharın ilk aylarında en yüksek düzeye erişir. Normal beslendikleri süre ancak otların olgünlaştığı dönemdir. Bu sürede çok kısadır.


Yerli ırk hayvanlarımızın başlangıçta mera, fakat en fazla 3-4 ay (bölgelerin özelliğine göre), daha sonra en fazla 3 ay süre ile kapalı, açık veya yarı açık besiciliğe tabi tutulması, mera döneminde yem giderini asgari düzeye düşüreceğinden, iyi kazanç sağlar.


Mera besisi döneminde hayvanların dengeli bir mineral karıştırılmış bir protein kaynağı ile desteklenmesi (vitamin istemez) hayvanların daha hızlı cnlı ağırlık kazanmalarına yol açar. Aksamlari verilecek yemin protein açığını kapatmak için soya, ayçiçeği veya pamuk tohumu küspesi olmasının ayrı bir önemi vardır. Bu durumda hayvanlar besi süresince daha fazla canlı ağırlık kazanırlar.
Besi hayvancılığında yemini kendisi yapan işletme kâr marjini büyük oranda arttırır. Pek çok işletme bu durumu bilir. Fakat finans yetmezliğinden dışarıdan vadeli hazır yeme yüksek miktarlarda para öder. Günümüzün koşulları, besi hayvancılığını meslek haline getirmemis küçük işletmelerin yeterli kazanç sağlamalarının mümkün olmadığını ortaya koymaktadır.


Hayvanınıza verilecek mineral karışımı maliyeti çok etkilemez. Fakat hayvanınıza vereceğiniz DOĞRU bir MİNERAL KARIŞIMI hayvanların sağlıklı gelişmelerini ve hızlı canlı ağırlık kazanmalarını çok etkiler.


b- Entansif (kapalı,açık veya yarı açık) Besi
Mera besisi döneminin sonunda hayvanların ahıra alınmasıyla kesif yem agırlıklı bir yemleme sistemine geçerken dikkatli olunmalı, kesif yem miktarı yavaş yavaş arttırılarak istenilen miktara ulaştırılmalıdır. Yeni bir yeme geçişte bir süre yemliklerde kuru ot, yoksa taze saman devamlı bulundurulmalıdır. Kesif yeme geçiş;


4 - 5 gün % 50 kesif yem + % 50 kaba yem
5 - 6 gün % 60 kesif yem + % 40 kaba yem
6 - 7 gün % 70 kesif yem + % 30 kaba yem
7 - 8 gün % 80 kesif yem + % 20 kaba yem seklinde olmalıdır.


Yaklaşık 22 - 26 gün süren bir alıştırma döneminden sonra kesif yem ağırlıklı bir rasyona geçilmiş olmalıdır. Bundan sonra hayvanlar sağlıklı bir şekilde yüksek canlı ağırlık kazanmaya başlarlar. Alıştırma döneminde ŞAP aşısının birincisi, iki ay sonra da ikincisi yapılmalıdır.


Hayvanlar besiye alınır alınmaz ilk günden itibaren gerekli vitamin ve minerallerin hayvan başına isabet edecek şekilde kesif yeme karıştırılması ( kullanılan yeme karıştırılmadı ise) hayvanın yüksek canlı ağırlık kazanması (yemden gereği şekilde yararlanması) açısından başta gelen unsurdur.
Bu zaman zarfinda akciğer ve bağırsak, kıl kurtlari ve karaciğer kelebek hastalığına karşı ilaçlama işlemi (hap atma) bitirilmelidir. Yine bu zaman zarfinda iki defaya mahsus (üç gün aralıkla) yüksek doz antibiyotik uygulaması gizli iltihabi olayları nın önlenmesi açısından çok yararlıdır.


Mera besisi döneminde yaklaşık 175-200 kg canlı ağırlığa ulaşmış 1-1.5 yaşındaki yerli ırk hayvanın ahıra alındıktan sonra üç aydan fazla beside tutulmaması yerinde olur. Rasyon, hayvanın ortalama 0.8-0.9 kg/gün canlı ağırlık kazanacağı şekilde ayarlanmalıdır. Hayvanlar ortalama 250-300/kg canlı ağırlığa erişince pazara sevk edilmelidir. Ahır besisi döneminde yem içerisinde mineral verilmesine devam edilmelidir.


Melez ırklarda da, yerli ırk sığırlar benzeri başlangıçta mera daha sonra ahır besiciliği sistemi uygulaması yapılabilir. Melez ırklarda ahırda besleme suresi 4-5 aya kadar yükseltilebilir. Bunlar ahır besisi döneminde ortalama 1 - 1.5 kg/gün canlı ağırlık kazanabildiklerinden, ortalama 200-250 kg cnlı ağırlıkta iken ahıra alinan bir hayvanin 400-450 kg canlı ağırlığa erişinceye kadar beside tutulması mümkündür.


Ulkemiz mera kosullari saf kültür ırkı sığırlarının mera besiciliğine uygün olmadığından, bunlarda doğrudan ahır besiciliği ile işe başlanmalıdır. İklim şartlarının uygün olduğu bölge ve yörelerde kapalı ahır besiciliği yerine açık veya yarı açık besicilik özendirilmelidir. Açık ve yarı açık besi sistemlerinin kurulması maliyeti azaltır. Hayvan hastalıkları, özellikle akciğer enfeksiyonları asgari düzeye iner. Soğuk hava şartları hayvanların sağlığında herhangi olumsuz bir duruma yol açmaz. Sadece yem tüketimi biraz artar. Bu da en soğuk hava şartlarında % 8'i gecmez. İlaç ve veterinerlik hizmetleri asgari düzeye iner.


Kültür ırkları yüksek canlı ağırlık kazanmaya (1.5 kg/gün) müsait olduklariıdan, iyi sonuç alabilmek için yemin enerji,protein,mineral ve vitamin değerleri üzerinde hassas olmak gerekir. Besiye alınan hayvanlar alıştırılarak yukarda açıklandığı şekilde kesif yeme geçilmelidir. Yine yukarda açıklandigi şekilde, yerli ve melez ırklarda entasif besi başında uygulanan aşılama ve ilaçlama işlemleri yapılmalıdır. İyi bir besleme rejimi uygulandığıda 200 – 250 kg canlı ağırlıkta bir hayvanın 5 - 6 ayda 450 - 500 kg canlı ağırlığa erişmesi mümkündür.


Kültür ırklarına yüksek canlı ağırlık kazandırmada işkembe mikroorganizmalarının faaliyeti için rasyon fosfor değerinin hiç degilse % 0.22 olması öngörülür. Bunun için de rasyon Dikalsiyum fosfat'la desteklenmelidir. İdrar taşlarının sorun yaratmaması için kalsiyum fosfor oranı 2:1 olacak şekilde ayarlanmalıdır. Buna rağmen idrar taşları sorunu ortaya çıkarsa rasyonda kalsiyum oranı % 1'e kadar yükseltilebilir. Fosfor noksanlığının başlıca bulgusu iştah azalmasıdır. İştahi azalan hayvaniı da beklenen canlı ağırlığa erişmesi mümkün degildir.

SÜT SIĞIRI TÜRLERI

a. Yerli Kara
Bu ırkta renk adından da anlaşılacağı gibi siyahtır ve kuzgüni siyahtan açık kızıl siyaha kadar değişim gösterir. Genellikle küçük ve kısa boynuzludur. Meme vetırnaklar koyu renklidir. Küçük cüsseli bu ırkın ortalama ağırlığı 170 kg’ dır. Yurdumuzun mera ve işletme şartları elverişsiz olduğundan bu ırkın ıslahı güç olmaktadır. Karadeniz Bölgesindeki Jersey ırkı ile yapılan melezlemelerden biraz daha fazla süt verimi elde edilmiştir. Süt yağı ortalaması % 5’ tir. Süt verim dönemi ortalama 255 gün ve süt verimi 600-1200 kg/yıl arasında değişmektedir. Jersey melezlerinin süt verimi ise 2500 kg/yıl civarındadır.


b. Boz Irk
Bu sığır ırkı, boz ırk veya “plevne” diye anılmaktadır. Trakya ve batı illeri esas yayılma bölgelerini teşkil etmektedir. En iyi numuneler Balıkesir’ in Biga İlçesinde bulunmaktadır. Çift sürme ve nakliye işlerine çok uygün olduklarından Batı Anadolu’da tutunmuş ve yayılma alanı Orta Anadolu’ya doğru genişlemiştir.


Bu ırkta hakim renk, grinin değişik tonlarıdır. İnekler genellikle boğalarına göre daha açık renklidirler. Vücudun ön kısmı ile baş ve boyun daha koyu renklidir. Boynuzlar uzun ve hilal şeklindedir. Genellikle iri cüsselidirler. Fakat batıdan dağlık bölgelere getirilenlerin cüssesi zamanla küçülmüştür. Traktörün yayıldığı yerlerde önemini yitirmiştir. Süt ve et verimleri tatmin edici değildir.


Bu sığırlar ortalama 400-600 kg canlı ağırlığa erişebilmektedir. Çeki kabiliyetleri vücut yapılarıyla orantılıdır. Laktasyon süresi ortalama 240 gündür. Süt verimi yurdumuzda 800-1200 kg/yıl civarındadır.


c. Doğu Anadolu Kırmızısı
Doğu Anadolu kırmızılarında renk açık sarı, kirli sarı, açık kırmızı, koyu kırmızı, sarı esmer kırmızıdan koyu kestane rengine kadar değişebilmektedir. Kırmızılık vücudun ön ve baş kısımlarında daha koyudur. İneklerde genellikle memeler ve arka ayakların iç tarafı açık renklidir. Bu ırkın inekleri ortalama 350-400 kg canlı ağırlığındadır.


Besi kabiliyeti diğer yerli ırklara göre daha iyidir. İyi kaliteli et veren bu ırkın bir kültür ırkı olan simental ile yapılan melezlemelerinden “zavot” ırkı geliştirilmiştir. Süt yağı oranı % 3,5-4 ‘tür. Laktasyon süresi ortalama 310 gündür. Süt verimi 1000-1500 kg/yıl, simental melezinin verimi 2600 kg/yıl civarındadır.


d- Güney Doğu Anadolu Kırmızısı
Sarı, kırmızı ve koyu kırmızı renkte olan ve üretildikleri yerlere göre vücut yapısı ve veriminde oldukça büyük farklar gösteren Güneydoğu Anadolu Kırmızısı (GAK), kısmen Suriye kırmızı ırkının etkisinde kalmıştır. Adana, Hatay, Gaziantep ve Şanlıurfa illeri, bu ırkın Türkiye’de buldukları yaşam alanlarıdır.
Sarı esmerden kırmızı esmere kadar değişen renkleri vardır. Bacakların iç kısımları ve karın altı daha açık renklidir. Vücudun arka tarafı önüne göre daha yüksektir. Bel dar, kalçalar çok çıkıntılı olduğundan hayvanın açlık çukuru büyüktür. Türkiye’deki en yüksek yapılı ve en yüksek süt verimli yerli sığır ırkıdır. Laktasyon süresi ortalama 270 gündür. Türkiye ortalama süt verimi 2000-2500 kg/yıl olan Güney Doğu Anadolu Kırmızısı, Ceylanpınar Tarım İşletmesi koşullarında 3200 kg/yıl süt vermektedir. Holştayn ile yapılan melezlemelerden elde edilenlerde süt verimi ise 4500 kg/yıl’dır.

2- Kültür Irkları

a-Siyah-Beyaz Alaca (Holstein- Holştayn)
Dünyada en fazla yayılan kültür ırkıdır. Anavatanı Hollanda’nın Frizya (Friesia) bölgesidir. Türkiye’de bu ırkın yetiştiriciliği 1958 yılından itibaren başlamıştır. Üreticiler genellikle bu ırka ilgi duymaktadırlar.
Holştaynlar, sütçü yönde yetiştirilen kültür ırklarının en iri yapılıları arasındadır. Önden arkaya doğru yavaş yavaş beden genişliği ve derinliği artar. Baş uzun, dar, asil ve zariftir. Deri ince ve yumuşaktır. Tüyler kısa ve parlaktır. Sırt, bel ve sağrı düzgün bir hat şeklindedir. Memeler büyük ve iyi şekillenmiştir. Uzun ve belirgin süt damarları, sütçülük kabiliyetinin bir göstergesidir. Holştaynlarda renk siyah-beyazdır. Bu renkler kesin hatlarla birbirlerinden ayrılmıştır. Kuyruk ucu mutlaka beyaz olmalıdır.


Çevreye uyum yeteneği ve soğuk şartlara dayanıklılığı çok iyidir. Ege ve Marmara Bölgeleri ile Akdeniz kıyı şeridi bu ırkın yetiştirildiği uygün bölgelerdendir. Türkiye’deki süt yağı oranı % 3 - 3,5’ tur. Laktasyon süresi ortalama 310 gündür. Süt verimi; ABD’de 6500-7000 kg/yıl, Avrupa’da 5000-5500 kg/yıl, Türkiye’de 3000-4000 kg/yıl’dır.

b-Jersey

Anavatanı İngiltere ile Fransa arasındaki kanal adalarından biri olan Jersey Adası’dır. Amerika’dan 1958 yılında Yurdumuza getirilmiştir.


Karadeniz kıyı şeridine çok iyi uyum gösteren Jersey ırkı sütçü sığır ırkları içersinde en küçük yapılı olanıdır. Renk açık kahverengiden siyaha kadar değişebilir. Bazılarında beyaz alacalık görülür. Sütçü tipinin en güzel örneğine sahip zarif ve estetik hayvanlardır. Sinir sistemleri diğer ırklara göre gelişmiş olduğundan çok hassastırlar. Birim vücut ağırlığına göre, diğer sütçü ırklar arasında, yemi en ekonomik şekilde süte çeviren bir ırktır. Yaşama payı gereksinimleri düşüktür. Çevreye uyum yeteneği yüksektir ve sıcağa dayanıklıdır. Gelişmelerinin ilk devrelerinde canlı ağırlık artışları az olduğu için süt danası eti veya genç sığır besisi için uygün değildir.


Bu ırkın sütü yağ ve kuru madde bakımından diğer ırklardan üstündür. Sütleri ortalama % 5 - 5.5 yağlıdır. Sütlerindeki karoten miktarı yüksek olduğu için sütleri sarı renklidir. İneklerin ağırlığı 350-400 kg kadardır. Süt verim süresi ortalama 290 gündür. Süt verimi; Avrupa’da 3500-4000 kg/yıl, Yurdumuzda ise 3000 kg/yıldır.

c-Montofon (Brown Swiss- Esmer ırk )

Bu ırkın anavatanı İsviçre’dir. Türkiye’ye getirilen ilk kültür ırkıdır. “Esmer” adıyla da anılan bu ırkın Türkiye’deki üretimine 1925 yılında başlanmıştır.


Esmer ırkın rengi gümüş grisinden siyaha yakın koyu kahve veya koyu kül rengine kadar değişir. Burun ucu açık renkli olan bu ırkta, sırt boyunca uzanan ve ester çizgisi olarak tanımlanan açık renkli bir bölge vardır. Süt sığırı ırkları arasında en iri ve sağlam yapılı olanlardan biridir. İki yönlü (et ve süt) bir ırktır. Süt veya et yönünden yetiştirilebilir. Son yıllarda et verimi yönünden giderek önem kazanmaktadır. İnekte ağırlık 450-550 kg olabilmektedir. Süt sığırları içersinde en geç gelişen ırktır. Sütteki yağ oranı % 3,7’dir.


Bu ırkın yaşam alanı bulduğu uygün yöreler; Aydın, Denizli, Bursa, Manisa, Eskişehir ile yüksek engebeli araziye sahip olan Kars ilidir. Laktasyon süresi ortalama 305 gündür. Süt verimi; ABD’de 4000-5000 kg/yıl, Avrupa’da 3500-4000 kg/yıl, Yurdumuzda ise 3000 kg/yıl’dır.


d-Sarı Alaca (Simental)

İki yönlü bir ırk olan simentalin anavatanı İsviçre’dir. Yetiştirme ve seleksiyonda ilk sırada et olmak üzere süt ve iş verimleri dikkate alınmış, daha sonraları tarımdaki makineleşme sonucunda iş verimi yönüne verilen önem süt verimine kaydırılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında getirilen simentallerin üretiminden bir süre vazgeçilmiş, 1971 yılında tekrar Almanya’dan ithaline başlanmıştır.


Simental, sarı-beyaz veya kırmızı-beyaz renk bileşimine sahiptir. Baş genellikle beyazdır. Koyu renkli alanların çoğunlukta olması istenir. Sağlam yapılı ve iri cüsseli bir ırktır. Doğu Anadolu’nun bazı yöreleri ile Ege ve Marmara Bölgeleri uygün yaşama alanlarıdır.

Süt verimleri oldukça tatmin edicidir. Süt yağı oranı % 4 civarındadır. Laktasyon süresi ortalama 300 gündür. Süt verimi Avrupa’da 5500 kg/yıl, Yurdumuzda ise 4000 kg/yıl civarındadır.

e-Kırmızı Alaca (Rotbunt)

Anavatanı İsviçre ve Belçika olan kırmızı alacalar, Almanya’nın güney bölgelerinde de üretilmektedir.


Sütçü bir ırktır. Renk, isminden de anlaşılacağı gibi kırmızı-beyaz alacadır ve bu renklerin sınırları kesin bir şekilde birbirinden ayrılmıştır. Laktasyonda ortalama süt verimi yılda 6000-7000 kg’dır. Sütlerinde ortalama yağ oranı % 4’tür. İneklerin canlı ağırlıkları 600 kg kadardır.


Sütçü ırklar kategorisinde olmasına rağmen besi performansları çok iyidir. Verimlilik testlerinde günlük ortalama canlı ağırlık artışının 1200 g kadar olduğu bildirilmektedir.


Batı Anadolu ve Trakya Bölgelerinde uygun yaşam alanı bulabilmektedir. Laktasyon süresi ortalama 305 gündür. Süt verimi; Avrupa’da 6000-7000 kg, Yurdumuzda ise 4000 kg civarındadır.

SÜT SIĞIRLARIN DA ÜREME FİZYOLOJİSİ


SÜT SIĞIRLARIN DA ÜREME başlangıçta sakin bir şekilde cereyan eder, daha sonra hızlanmaya başlar ve tam kızgınlık anı dediğimiz östrüs da artar ve tekrar azalmaya doğu gider. Süt sığırlarında dış kızgınlık belirtileri sinirlilik, böğürme, kararsız bakışlar, heyecan, belin çökmesi, yem tüketiminde azalmadır. Süt verimi düşer, kendine yakın hayvanları yalar, kendi kendine sıkça yalanır, diğer hayvanların üzerine atlar, yem tüketimi azalır. Başka hayvan tarafından üzerine atlandığında beli çöker, kuyruk yukarı kalkar. Bel bölgesine basıldığında acı duyar. Hayvanın fecri (vulva) şişkindir ve “ÇARA” denilen akıntı gelir ve arka bacak dirseklerine kadar bulaşır. Vulvanın içi iyice kızarmıştır ve vücut ısısı hafif (1C) yükselir. Gözler kızarır.
Sığırlarda kızgınlık genelde günün serin saatlerinde sabah sağımı sırasında, akşam sağımdan sonra ve akşam yeminin tüketilip hayvanların uykuya daldıkları sırada gözlenmelidir. Bu hususta hizmetlinin deneyimi ve gözlemi çok önemlidir. Serbest dolaşan hayvanlarda kızgınlık daha kolay izlenir. Hayvanlar bağlı tutuluyorsa hizmetli daha dikkatli gözlemde bulunmalıdır. Yandaki hayvana yaklaşır, sürtünmeye çalışır, kuyruk kalkık vaziyettedir, elle dokunulduğunda kuyruğunu daha da yukarıya kaldırır, yemini bitirmemiştir.

İnekte uygün tohumlama zamanının saptanması kızgınlıktan önceki ve tam kızgınlık anının saptanmasına bağlıdır.

İLK BELİRTİLER Kızgınlıktan 6-10 saat önce Başlar.
- Hayvan diğer hayvanları koklar.
- Sıçrama hareketleri yapar.
- Vulvası hafifçe şişkindir.
- Hayvan değişik (daha önce yapmadığı) hareketler yapar.
- Fecri hafif bir şekilde şişemeye başlar.
Bu dönemde tohumlamanın yararı yoktur.

İLK BELİRTİ DÖNEMİNİ İZLEYEN 18 SAATLİK DÖNEM Kızgınlık Döenemidir. Bu dönemde Hayvan :
- Aşımı kabul eder. Hareketli ve huysuzdur. Sıçrama hareketleri artar.
- Bakıcı ahıra girince en önce kalkar ve ayaktadır.
- İştahı azalmış, süt verimi düşmüştür.
- Vulvası şiş ve nemlidir.
- Gözbebeği büyümüştür. Vulvadan çara akıntısı gelir.

Bu 18 Saatlik Dçnemi İzlyen 10 Saat ise Kızgınlık sonudur. Hayvanın;
- Aşım isteği ve çara akıntısı azalır,
- yerinden zor kalkar.
Bu gelişmeler gore Hayvanın TOHUMLAMA için en uygün zaman esas kızgınlığın başlamasından sonraki 6. Saaten başından kızgınlığı takip eden 10 saatlik sure sonuna kadar geçen dönemdir.

YANİ Kızgınlık ve kızgınlık sonrası 28 Saatlık dönemin;
İlk 6 Saati TOHUMLAMA İÇİN uygün değildir.
6. -18. Saatler arası TOHUMLAMA İÇİN uygundur.
18.-24. Saatler arası TOHUMLAMA İÇİN en uygundur.
24.-28. Saatler arası TOHUMLAMA İÇİN uygundur.
İneklerde gebelik süresi ortalama 9.5 ay ( 283 gün ) dır. Gebelik tanısı rektal palpasyonla, ultrasonla ve karın palpasyonu ile yapılabilir. Hormon testleri ile de gebelik tanısı yapılabilir.Tüm bu işlemlerde uzmanlaşmış kişiler herhangi bir hataya yol açmadan gebelik tanısını yapabilir.

Süt sığırcılığında verimliliği etkileyen unsurlar şunlardır:
1) yılda bir yavru alınması
2) süt veriminin beklenen düzeyde olması şeklinde özetlenebilir. Bir süt sığırı sürüsünde ilk tohumlamada gebelik oranının %70 veya üstü olması
(3 tohumlama ile bir buzağı elde edilebilmesi), iki doğum arasında geçen sürenin en fazla 400 gün olması (13 – 14 ay), sürüde kızgınlık göstermeme, döl tutmama veya yavru atma gibi döl verimi sorunlarının sünün %10'u geçmemesi işletmenin ekonomik açıdan verimlilik göstergesidir
Süt sığırlarının ekonomik bakımdan verimli olduğu dönem 5 – 8.ci yaşlar arasıdır. Bunlar normalde 3, 4, 5.ci buzağılama dönemlerine isabet eder.
Sürüde hayvanların tek tek kalıtsal yapısını saptamamız için çevresel unsurların en iyi düzeyde bulunması gerekir. Çevresel faktörlerin en iyi bir şekilde yerine getirilmesinden sonra da bir inekte süt verim düşüklüğü devam ediyorsa, artık o hayvanın damızlık olarak elde tutulması zarar getirir.

Bu bağlamda; İNEK,
1. İlk buzağılamadan sonraki sağım döneminde sürü ortalamasının %70‘inden daha az süt veriyorsa,
2. İkinci buzağılamadan sonra sürü ortalamasının %80‘inden daha az süt veriyorsa,
3. Üçüncü buzağılamadan sonra sürü ortalamasının %90‘ından daha az süt veriyorsa ,
4. İki doğum arasındaki zamanın çok uzaması, örneğin inek 6 aydan daha fazla kuruda kalmışsa (döl tutmayan inekler),
5. Uzun süre hastalık tedavisi görmüşse, meme iltihabı (mastitis) dahil,
6. Huysuz ve sağımda güçlük yaratıyorsa,
7. Bruselloz, Leptospiroz hastalıklarından dolayı yavru atmışsa,
8. Döl yatağı iltihabının sağıtımına kısa sürede cevap vermiyorsa
DAMIZLIKTAN ÇIKARILMALIDIR.

Çevre koşulları en iyi düzeyde ise yukarıdaki değerlendirmeler önem taşır.Çevre koşullarını iyileştirmeden yukarıdaki değerlendirmeleri yapmak, kalıtsal özelliği çok iyi


SIĞIRLARDA SİNDİRİM FİZYOLOJİ


Ruminant (geviş getiren- çok mideli) hayvanlardan olan sığırları tek mideli ve kanatlı hayvanlardan ayıran başlıca özellik mide yapısı ve burada meydana gelen olaylardır. Sığırlarda işkembe (rumen), börkenek (retikulum) ve kırkbayır (omasum) dan oluşan bir ön mideler (proventrikulum) ile tek mideli hayvanlardaki görevi üstlenen şirden (abomasum - gerçek mide) olmak üzere 4 bölmeye ayrılır. Midenin 4 bölmeli olması, tek mideli hayvanlar için değersiz kabul edilen kimi bileşikler ile bitkilerin bazı kısımlarının değerlendirilmesi açısından sığırlara bir dizi önemli yarar sağlar. İşkembesi gelişmiş sığırların beslenmesi, tek mideli hayvanlarınkinden oldukça farklıdır. Bu fizyolojik değişiklik özellikle işkembe ile burada bulunan mikroorganizmalardan ileri gelir. Bakteriler (mikroflora), protozoalar (mikrofauna) ile maya ve mantarlardan oluşan mikroorganizmalar tıpkı bir sindirim organı gibi görev yaparak sığırlara önemli avantaj sağlarlar. İneğin büyüklüğüne göre, yaklaşık 115 litrelik bir hacme sahip olan işkembe bu özelliği ile yemlere depo görevi yapar. İşkembe koşulları, tüketilen yemlerin sindiriminde ve fermente edilmesinde etkin rol oynayan mikroorganizmaların yaşamasını ve çoğalmasını teşvik eder. İşkembede bulunan mikroorganizmaların işlevlerinin başında selülozun parçalanması ve sindirimi gelir. İnsan ve diğer hiçbir hayvan türü tarafından değerlendirilemeyen bu karbonhidrat mikroorganizmalar tarafından sentezlenen enzimlerin etkisiyle parçalanmakta ve sindirilebilmektedir. Selüloz ve diğer karbonhidratların sindirimi sonunda ortaya çıkan “uçucu yağ asitleri - UYA” sığırlarda enerji ihtiyacının önemli ölçüde karşılanmasında rol oynarlar. İşkembede bulunan mikroorganizmaların bir diğer önemli işlevi ise protein sentezidir. Buna göre geviş getirenler tarafından tüketilen her türden azotlu maddelerin önemli bir bölümü kaliteli bir protein olarak kabul edilen mikrobiyel proteine dönüştürülür. Bu bağlamda , genç geviş getirenlar ile yüksek verimli inekler ve tek midelilerin diyetle alması zorunlu olan (ekzogen) amino asit gereksinimi çok midelilerde mikrobiyel proteinler tarafından karşılanır. Mikroorganizmaların bu konudaki en önemli özelliği azot konusunda seçici olmamalarıdır. Başka bir ifade ile üre ve benzeri protein niteliğinde olmayan azotlu (NPN - non protein nitrojen) bileşikleri de gerçek proteinler gibi değerlendirilebilmeleridir.

İşkembede bulunan mikroorganizmaların bir diğer önemli işlevi ise suda eriyen vitaminler (B karmaşık vitaminler) ile yağda eriyen K vitaminini sentez edebilme yetenekleridir. Bazı istisnalar dışında geviş getirenlerin sözü edilen vitaminlere olan gereksinimleri işkembedeki sentez ile karşılanabilmektedir.


Süt inekleri tarafından tüketilen karbonhidratlar (ham selüloz, hemiselüloz, nişasta ve şeker) işkembe mikroorganizmalarınca uçucu yağ asitlerine (asetik, propiyonik ve bütirik asit) dönüştürülür. İşkembede oluşan bu uçucu yağ asitleri (UYA) kan yolu ile meme ve diğer dokulara taşındıktan sonra sığırlarda yaşama, büyüme , döl ve süt verimi için gerekli enerjinin % 50-70'ini karşılar.


Sığır beslemede kullanılan kaba yemlerin yapısına önemli bir pay ile katılan ham selüloz; selüloz, hemiselüloz ve ligninden oluşan karmaşık bir yapı gösterir. Bu yapı içinde yer alan lignin mikroorganizmalar tarafından sindirilemediği halde selüloz ve hemiselüloz yaklaşık % 30-50 oranında sindirilir. Bu polisakkaritlerin sindirilme dereceleri büyük ölçüde tüketilen yemin işkembeden geçiş hızına bağlıdır. Yem tüketimi ve sindirilen materyalin işkembeden ayrılış hızı nişastanın % 50-65 olan parçalanma hızını etkilemekte, parçalanan nişasta hızla UYA'ne fermente olmaktadır. Nişastanın erimeyen kısımları işkembeden parçalanmadan geçer ve sindirim kanalının ileri bölümlerinde sindirilir. Şekerlerin ise tamamının işkembede sindirildiği bildirilmektedir.


İşkembede karbonhidratların fermantasyonu sırasında UYA dışında metan, karbondioksit ve bazı koşullar altında hidrojen oluşur. Bir inekte işkembede günde üretilen toplam asit miktarı 4 kg kadardır. Bu miktarın büyük bir bölümü ön midelerden emilir, bir kısmı ise şirdene geçer ve ince bağırsakta absorbe olur. Bu ürünlerin bir bölümü de işkembede bakteri ve protozoalar tarafından kullanılır.


İşkembede oluşan gaz miktarı ise saatte 30 litreyi geçer. Bunun içinde karbondioksit miktarı % 40, metan % 30-40, hidrojen ise % 5'dir. Sığırlar tarafından sindirilen her 100 g karbonhidrattan 4.5 g metan gazı oluşur. Hayvan yem enerjisinin yaklaşık % 7'sini metan olarak kaybeder. Meydana gelen gazın önemli bir bölümü geğirme ile atılır.


Sığırlarda yemlerle alınan gerçek proteinlerin önemli bir bölümü (%40 - 65'i) işkembe mikroorganizmaları tarafından hidrolize edilerek amonyak, organik asitler ve karbondioksit oluşmasına yol açar. Yıkılmanın derecesi proteinin eriyebilirliğine ve işkembedeki yıkılmaya karşı gösterdiği dayanıklılığa bağlıdır. Yemdeki bu tür proteinlerin bir bölümü de işkembede fermantasyona uğramadan yani parçalanmadan şirden ve ince bağırsaklara geçer (bypass protein-doğrudan bağırsaklara geçen) ve burada tek mideli hayvanlarda olduğu gibi peptid ve amino asitlere kadar ayrılır. İşkembe mikroorganizmalarının büyük bir bölümü büyüme ve gelişmeleri dolayısıyla mikrobiyel protein sentezi için amonyağa gereksinim duyarlar. Bu itibarla tüketilen proteinin uygün miktarının işkembede parçalanması ve belirli bir bölümünün de bypass niteliği taşıması büyük önem taşır.


Diğer taraftan işkembe mikroorganizmaları üre gibi protein niteliğinde olmayan azotlu bileşikleri (NPN- non protein nitrojen) hızla amonyağa dönüştürürler. İşkembede gerçek proteinlerin ya da NPN bileşiklerinin yıkılması sonucu oluşan amonyağın bir bölümü bakteriyel protein sentezinde kullanılırlar. Ancak işkembede amonyağın etkili şekilde değerlendirilmesi ortamda kolay fermente olabilen karbonhidrat şeklinde enerjinin bulunmasına bağlıdır. Mısır, arpa ve yulaf gibi nişasta bakımından zengin yemler bu amaca uygün kaynaklardır, bunları şeker bakımından zengin yemler (melas vb) izler. İşkembede bulunan bakterilerin % 80'i amonyağı çoğalmaları için azot kaynağı olarak kullanırlar. Protozoalar (tek hücreli hayvancıklar) ise amonyağı bu amaçla değerlendiremezler fakat azot ihtiyaçlarını işkembedeki bakterileri tüketerek karşılarlar.


İşkembede bakterilerin kullanabileceğinden fazla miktarda oluşan amonyak işkembeden emilerek karaciğere gelir ve burada üreye dönüşür. Karaciğerde oluşan ürenin bir bölümü böbrek yolu ile atılır, diğer bir bölümü ise tükürük yoluyla veya geri emilim ile tekrar işkembeye döner. İşkembe ile karaciğer arasındaki bu dolaşıma "ruminohepatik-işkembe karaciğer arası dolaşım " adı verilir. Gerek doğrudan bağırsaklara geçen (bypass) protein gerekse işkembe mikroorganizmaları şirden ve ince bağırsaklara geçerek burada sindirilir ve hayvanın yüksek değerli protein ihtiyacı karşılanır. Başka bir anlatımla bir sığırda protein gereksinimi bypass protein ve mikrobiyel protein olmak üzere iki yolla karşılanır.


Geviş getirenlerde işkembe, yağların sindirimi ve değerlendirilmesinde özel bir öneme sahiptir. Bu hayvanlar tarafından tüketilen yemlerin yapısında bulunan yağların önemli bir bölümü doymamış yağ asitleri (UFA) bakımından zengin yağlardır. İşkembeye giren yağ, mikroorganizmalar tarafından hidrolize edilerek gliserol ve yağ asitlerine dönüştürülür. Yağ asitleri daha sonra mikroorganizmalar tarafından hidrojenasyona uğratılır. Böylece yemlerde bulunan doymamış yağ asitlerinin bir bölümünü doymuş yağ asitlerine çevirirler. Mikrobiyel sindirim sonucu oluşan kısa zincirli yağ asitleri işkembeden emilir. Oysa uzun zincirli yağ asitleri sindirim için ince bağırsaklara geçer. Önemli miktarda yağ sentezleme kapasitesine sahip olan işkembe mikroorganizmalarının bunları sindirme yetenekleri oldukça sınırlıdır. Sığır rasyonlarında yüksek düzeyde yağ kullanılması durumunda işkembede bulunan mikroorganizmaların üremeleri azalır. Aynı zamanda karbonhidrat fermantasyonu gecikir ve yem tüketimi azalır.


SÜT SIĞIRLARININ BAKIMI


a-Genel Bilgiler

Çevre koşulları arasında yer alan hayvan barınakları (kapalı,açık,yarı açık) süt sığırcılığında önemli bir yer tutar. Ahır planı başta hizmeti kolaylaştırıcı ve iş gücünü azaltıcı şekilde olmalıdır. Ahırların konumu, rüzgar yönü saptanarak, kokuların rahatsız etmemesi için, konutlardan sonra yer almalıdır.
Rüzgarlı bir havada hayvanın dışarıda kalması sağlık yönünden hayvanı pek etkilemez ancak ahır içerisinde devamlı hava cereyanına maruz bırakılan hayvan çok etkilenir. Ahırın havalandırılması sırasında ahır içeride hızlı hava cereyanını önleyecek şekilde bir sistem geliştirilmelidir. Ancak ahırı nemden ve aşırı ısınmadan korumak için de ister istemez bir hava dönüşümünün bulunması zorunluluğu vardır. Mümkünse ahır sıcaklığı 15 – 200 C arasında tutulmaya çalışılmalıdır.


Açık ve yarı-açık üretim sisteminde hayvanların soğuktan etkilenmelerinden endişelenmemek gerekir. Sığırlar –180 C hatta daha düşük sıcaklığa kolaylıkla tahammül gösterirler. Sıcaklığın düşmesi ile sadece yem tüketimi artar ki bu da toplam yem tüketiminin ancak % 8‘i kadardır. Kanada’da kar üzerinde beslenen hayvanların soğuktan etkilenmedikleri hatta sağlıklı doğum yaptıkları bildirilmektedir. Ancak kapalı ve sıcak bir ahırdan birdenbire dışarı çıkarılarak çok soğuk hava şartlarına maruz bırakılmaları hayvanları çok etkiler. Böyle bir durumdan en çok da buzağı, dana, düve ve yeni doğum yapmış hayvanlar fazla etkilenirler.


Yerli ırk süt sığırları elverişsiz çevre koşullarına kültür ırklarından daha fazla dayanıklılık ve uyum gösterirler. Ayni durum biraz daha az da olsa melez ırklar için söz konusudur.


Ülkemiz şartlarında süt sığırcılığını bir kazanç kapısı kabul edersek, mera koşullarımız iyi olmadığından süt sığırcılığı daha ziyade entansif bir hayvancılık sistemine dönüşmüştür. İşletmelerin pek azında hayvanların serbest dolaşımı, gün ışığına maruz kalmaları sağlanmakta, kapalı ve havasız şartlarda yemliğe bağlanmış olarak günlerce hareketsiz bir şekilde tutulmakta, tamamıyla doğal yaşamın tersi bir durum uygulanmaktadır. Bu tür bir süt sığırcılığı, hareketi sağlayan kas ve kemiklerin zayıf kalmasına ve diğer fizyolojik bozukluklara yol açmaktadır.


Günün belirli zamanlarında ineklerin serbest dolaşımını sağlamak, gün ışığında bulundurmak
1) sindirim sisteminin iyi çalışmasını,
2) geviş getirmenin normal seyretmesini sağlar,
3) işkembede oluşan gazların kolay dışarı atılmasını ve yem tüketiminin normal seyretmesini ve
4) tırnakların aşırı uzamasını engelleyerek hayvanın rahat yürümesini sağlar.

Akciğer ve meme hastalıkları daha az görülür. Hizmetlilerin ahır kokusundan ve oluşan amonyak ve metan gazlarından etkilenmeleri asgari düzeyde kalır.
Süt sığırcılığında hizmetli (bakıcı) unsuru diğer hayvancılık dallarından daha önemlidir. Hatta yem kadar önemlidir. Hayvanlara haşin davranan, boynuzuna, kafasına sert cisimlerle vuran, hayvan sevgisi olmayan bir hizmetlinin duraksamadan işletmeden uzaklaştırılması halinde hayvanlara en büyük iyilik yapılacak ve işletmenin karlılığına önemli katkı sağlanacaktır. Haşin ve kaba davranışlarla baskı altına alınan (strese sokulan) hayvanın sür verimi düşer, iştahı azalır, huysuzluğu artar, doğum sonu yavrusunu emzirırken huzursuzlaşır, bazen emzirmeyi reddeder, sağım zorlaşır. Süt sığırlarına doğum sonu ana ve yavrunun bakımı özel ihtimam ister.


Doğum Sonu Ananın Bakımı


İnekler doğum sonu kısa bir seksüel dinlenmeden sonra yeniden gebe kalmak zorundadır. Bu dönemin kısa olması ekonomik açıdan çok önemlidir. Bu yüzden doğum sonu anaya gösterilecek ihtimam hayvanın yeniden gebe kalma sürenin kısalmasında önemli rol oynar. Doğum sonu ananın bedeni havlu, bez çuval v.s. yardımı ile ovulmalı,teri giderilmeli ve sakinleştirilmelidir. Eşin (cenin zarları) kısa sürede atılması sağlanmalıdır. Eşin atılması normalde 12 saate kadar uzayabilir. En büyük tehlike doğum sonu ananın hava cereyanına bırakılmasıdır. Doğum odası aşırı sıcak ve soğuk olmamalıdır. Soğuk su verilmemelidir. Ilık, öğütülmüş tahıl çorbaları içirilmelidir.
Yeni doğum yapan inekte bazen memelerden sütün az gelmesi veya hiç gelmemesi olguları ortaya çıkabilir. Bunda rol oynayan başlıca etkenler; meme iltihabı, doğum sonu gelişen döl yatağı iltihabı (metritis), metabolik hastalıklar, sindirim sistemi bozuklukları, çok erken gebe kalma, bakım ve beslenme şartlarının yetersizliği gibi üzerinde durulması gereken unsurlardır.

Doğum Sonu Yavrunun Bakımı


Doğumdan hemen sonra veya en erken zamanda göbek kordonu göbekten 10-15 cm uzaklıktan kesilir ve dezenfekte edilir.
Yeni doğan buzağılar, sindirim sisteminin ilk üç bölümü (işkembe, kırkbayır, börkenek) gelişmemiş, sadece 4.cü bölüm (şirden - abomasum) gelişmiş olduğundan, tek mideliler gibi ele alınmalıdırlar. Buzağının emdiği ağız sütü (kolostrum) doğrudan mideye geçer. Ön mideler zamanla, özellikle yem tüketimine başlanması ile gelişir.


Doğum sonu buzağıların ilk 15 dakika ile 4 saat içersinde ağız sütü emmeleri zorunludur. Buzağı sık sık emzirilerek bol miktarda ağız sütü tüketmesi sağlanmalıdır. Ağız sütü, buzağının cenin döneminde iken bağırsaklarında biriken artık maddelerin (mekonyum) hafif ishal etkisi ile kolayca atılmasını sağlar. Ayrıca, ağız sütünde yer alan çok sayıda bağışıklık maddesi buzağının bağışıklık sisteminin gelişmesine kadar geçecek sürede hastalıklara bağışık kılınmasında etkilidir. Doğumu takiben en az üç gün ağız sütü emzirilmeli veya sağılarak içirilmelidir. İlk 24 saat içerisinde vücut ağırlığının % 8-10’u kadar ağız sütü içirilmelidir.


Zamanla emzirme sayısı azaltılarak günde iki defaya kadar düşürülmeli veya emzikle verilmelidir. Emzikle verildiğinde süt soğuk olmamalıdır
Ana sütü ile buzağı beslenmesinde en pratik yol buzağının canlı ağırlığının % 8-10 arasında günlük süt içirilmesidir.


Buzağı barınaklarının sıcaklığı kış aylarında 12-15 C arasında olmalıdır. Fakat buzağıların ahır dışında kalın yataklıklı kafeslerde büyütülmesi daha uygündur. Doğum olayında yavru ananın beden sıcaklığındaki bir ortamdan genelde daha soğuk bir ortama uyum göstermek zorundadır. Uyum için buzağının metabolizmasında doğal bir hızlanma olur ve buzağı bırkaç saat içerisinde çevre ısısına uyum gösterir. Yavrunun çevre ısısına kolay uyum göstermesi için doğum olur olmaz yumuşak bir bez veya havlu ile iyice kurulanmalıdır. Güç doğumlarda başta ödem (şişkinlik) ve dilde siyanoz (rengin maviye çalması) görüldüğünde daha iyi ihtimam gösterilmelidir.


Doğum normal olmuşsa buzağı 60 saniye içerisinde kendiliğinden solunuma başlar. Doğum uzadığında solunum buzağı doğmadan da başlamış olabilir. Doğum gerçekleştiğinde ilk dikkat edilecek husus yavrunun ağız ve burun yollarında bulunan sıvı ve müköz maddeler temizlenmelidir. Gerektiğinde yavru arka bacaklarından tutularak 20 – 30 saniye baş aşağı sarkıtılır, çok hafif çırpılır ve başa soğuk su dökülür. Tüm bu işlemlere rağmen solunum başlamamışsa buzağı sırt üstü yatırılarak baş ve boyun ileri doğru çekilir, ön bacaklar karın üzerine getirilerek, göğüs üzerine hafifçe bastırılıp bırakılarak akciğerlere hava girişi sağlanır. Bu işleme 5 – 10 dakika devam edilir.
Süt inekleri tükettikleri yemi, daha doğrusu protein ve enerjiyi etkili şekilde süte çevirme yeteneğine sahiptirler. Bu durum Tablo 1’de açık bir şekilde görülmektedir.


Tablo 1. Çeşitli hayvansal ürünlerin üretimi için tüketilen yem miktarları

 Hayvansal ürün, (1 kg)

 Tüketilen yem miktarı, (kg)

 Tavuk eti 

    2.4

 Yumurta

 4.6

 Kuzu eti

  8.0

 Sığır eti

 9.0

 Domuz eti

 4.9

 Hindi eti

  5.2

 Süt

 1.1


Tabloda gösterilen değerler sağlıklı olan ve dengeli beslenen hayvanlardan elde edilebilmektedir


Bir süt ineğinin yaşam boyu verimliliğinin belirlenmesinde ineğin, süt üretimi veya süt yağı üretimi, doğurduğu yavru sayısı, yavruların verim gücü gibi faktörler dikkate alınır. Son yıllarda süt protein miktarı da önem kazanmıştır.
Buna göre süt ineklerinin (1) süt verimi (2) diğeri yavru verimi olmak üzere iki önemli işlevi bulunmaktadır. Bu iki fizyolojik işlevden birini kaybeden, diğer bir ifade ile süt verimi düşen veya kısır kalan inek ekonomik ömrünü tamamlamış kabul edileceğinden elden çıkarılır.


Düvelerin büyüme ve gelişme dönemlerinde uygulanan bakım ve besleme bunların gelecekteki süt ve döl verimlerini önemli ölçüde etkiler. Düvelerde büyüme, vücudun gelişmesine bağlı olarak ağırlığın artması ve üreme sistemin erginliğe ulaşması şeklinde tanımlanabilir. Bu itibarla genç dişilerin az masrafla süt üretim potansiyeline ulaşmalarını sağlayacak besleme programlarının uygulanması büyük önem taşır.


Süt Sığırlarının Süt Verimi Dönemlerine Göre Beslenmesi


İneklerde süt salgısının başladığı andan hayvanın kuruya çıkarıldığı zamana kadar geçen süre süt verim (laktasyon) dönemi olarak tanımlanır. İnekler için yaklaşık 305 gün olarak kabul edilen bu süre doğumla başlar. Buzağılamadan itibaren süt verimi her geçen gün hızla yükselir. Bu artış 3. ile 8. hafta arasında en yüksek düzeye ulaşır. Buna süt verim (laktasyon) piki adı verilir. Daha sonra süt verimi yavaş yavaş azalmaya başlar. Süt verimindeki bu azalma her ay bir önceki süt veriminin muayyen bir düzeyini oluşturur. Verimdeki azalma derecesini ifade etmek için devamlılık (persistensi) terimi kullanılır, 3.-4. aydan itibaren 7. aya kadar süt verimindeki düşüş % 6-7 arasındadır. Gebeliğin 22. haftasından itibaren (5.ay) verimdeki azalma hızlanır. Bir süt verim döneminde en iyi bakım ve besleme uygulanması halinde her sağmal inekten Şekil 1.'de gösterilen süt verimi eğrisi elde edilir.
Şekil 1. Laktasyon eğrisi
Kilogram Süt



>>>>>>>Laktasyon Ayları>>>>>>>>>>>>>











Yukarıda verilen bilgilerin ışığı altında süt verim döneminde bulunan bir ineğin beslenme programı 4 dönemde incelenebilir. Her dönem farklı bir beslenme programı gerektirir.


I. Dönem : Laktasyon Başlangıcı (Doğumu izleyen ilk 10 Hafta)
Bu dönemin ilk haftalarında inek diğer dönemlere göre % 18 oranında daha az kuru madde (KM) tüketir. Örneğin işkembenin işlevlerinde, metabolizmada, hormon düzeyinde, vücut ağırlığı ve verimde hızlı ve önemli değişiklikler gözlenir. En önemli değişiklik ise enerji ve besin maddelerindeki artıştır. Bunlar o andaki KM tüketim kapasitesi ile karşılanamaz.
I. dönem süt veriminin hızla artarak pike (3-8.hafta) ulaştığı dönemdir. KM tüketimi hayvanın özellikle enerji gereksinimini karşılayacak miktarda değildir. Dolayısıyla bu süre içinde inek negatif enerji dengesindedir. Bu durum ineğin süt üretimini korumak için yeterli enerjiyi yemle alamayacağını ifade eder. İnek bu durumda vücut depolarından enerjiyi harekete geçirmek zorunda kalır. Negatif enerji dengesinin etkisini hafifletmek amacıyla ineğe özellikle pik döneminde beslenme açısından özen gösterilmesi gerekir. Kaba yemden yüksek düzeyde kesif yem uygulamasına geçiş yavaş yavaş giderek artan miktarlarda olmalıdır. Bu uygulama ile işkembe pH'sında meydana gelebilecek dalgalanmalar en aza indirilerek bunun işkembede mikrop üremesini kötü yönde etkilemesi önlenir. Yem tüketimi ve asidozise ilişkin sorunların en aza inmesi sağlanır.
Bu dönemde toplam rasyonda, uygün miktarlarda, selüloz-hazım olabilir lifli maddeler, ADF ve NDF bulundurulmalı, kesif yem düzeyi mümkün olduğu kadar % 60'ın üzerine çıkarılmamalıdır. Aksi halde asidozis şekillenir ve süt yağı düzeyinde azalma riski ortaya çıkar. Aynı konuda kaba yemin fiziksel özelliği de önem taşımaktadır. Normal bir geviş getirme işlevi için kaba yemin en az % 50'sinin 2.5 cm uzunluğunda olması gerekmektedir.

Süt veriminin başlangıcında ineklere verilecek protein miktarı da ihmal edilmemesi gereken bir konudur. Bu dönemde yüksek verimli hayvanların toplam rasyonunda ham protein düzeyi en az % 19 olmalıdır. Bu miktarın bir bölümünün bypass niteliği taşıması büyük önem taşır.

Fazla protein yem tüketimi ve süt üretimi için hareketlenen besin maddeleri ve enerjinin daha etkin kullanımını sağlar.
Ayrıca kurallara uygün dengeli bir besleme programının uygulanması ile hayvanın süt veriminin en yüksek olduğu süre uzatılmaya çalışılır. Bu dönemde inekler her türlü stresten (baskı) uzak tutulmalıdır.


II. Dönem : Buzağılamayı izleyen 10 - 20. hafta
Bu dönemde ineklerde süt verimi mümkün olduğunca en üst düzeyde tutulmaya çalışılır. Bu dönemde inek maksimum yem tüketim kapasitesine ulaşır ve besin maddeleri gereksinimi rahatlıkla karşılanabilir. Bununla birlikte kaba yem tüketimi KM olarak canlı ağırlığın % 1'inden az olmamalıdır. Süt veriminin giderek azalmaya başladığı bu dönemde inekte enerji dengesi pozitife doğru döner.
Bu dönemin inek açısından olası sorunları süt verimindeki ani düşmeler, düşük yağ oranı, kızgınlığın gizli seyretmesi veya kızgınlık göstermeme (anöstrüs) ve ketozis şeklinde sıralanabilir.


III. Dönem : Laktasyonun son yarısı
Süt üretimi bu dönemde de azalmaya devam eder. Hayvan gebedir ve besin maddeleri gereksinimi düşük düzeydedir. Laktasyonun son yarısında düşük verimli ineklere fazla kesif yem verilmesine gerek yoktur. Buna karşılık yüksek düzeyde verime sahip hayvanlarda süt verimine göre verilen kesif yem harcanan vücut reservlerinin yerine konulmasında yarar sağlar. Böylece hayvanın kondüsyonunun uygün hale getirilmesi için kuru dönem beklenmemiş olur. Bu dönemde her kg vücut ağırlığının yerine konması için daha az yeme ihtiyaç vardır. Ayrıca laktasyonun son dönemlerinde ineğin ağırlık kazanması kuru dönemde ağırlık kazanmasından daha fazla arzu edilir.
İlk kez doğum yapan genç inekler büyümelerini henüz tamamlamadıkları için ayrıca besin maddelerine ihtiyaç duyarlar.

Bu sürede toplam rasyon içinde kaba yem miktarı artırılır buna karşılık kesif yem miktarı azaltılabilir.
Bu dönemde inekler pek az sorunla karşılaşır. Süt veriminde ani düşmeler gözlenmez. Bir önceki aya göre % 8-10'luk bir düşüş normal kabul edilir. Aşırı beslenme programından kaçınmak gerekir.

Özetlersek, laktasyon başlangıcında her kg rasyon kuru maddesi en az % 19 ham protein (HP) ve 1.67 Mcal NEL (Net enerji süt verimi) içermelidir. Bu miktarlar süt veriminin ilerleyen dönemlerinde sırasıyla % 14 HP ve 1.52 Mcal NEL , kuru dönemde ise % 12 HP ve 1.25 Mcal NEL düzeylerine düşürülür. Azot kaynağı olarak üre kullanılacaksa birinci ve ikinci dönemlerde hayvan başına 90 g/gün şeklinde bir sınırlama getirilir. Üçüncü dönemde bu miktar artırılabilir veya kesif yem karışımına % 1 'e kadar katılabilir.
,

Laktasyon başlangıcında ineklere iyi kaliteli baklagil kaba yemleri verilir. Kaba yem miktarı toplam kuru madde tüketiminin % 1'inden az olmamalıdır. Bu dönemde ADF miktarı kuru maddede en az % 17 olmalı (ilk 3 hafta içinde % 21) bu değer kuru döneme doğru artırılarak % 22 'ye kadar çıkarılabilir. NDF miktarı ise en az % 25 olmalı (ilk 3 hafta içinde % 28), daha sonra % 35'e kadar bir yükseltme yapılabilir.
Rasyonlar % 0.5-1 arasında eser element (mikromineral) tuzları içermeli, % 1 civarında kalsiyum ve fosfor kapsamalıdır. Ayrıca yeterli düzeyde A, D ve E vitaminleri bulundurulmalıdır.
Kaba yemler çok ince kıyılmamalı, kesif yemler aşırı ince öğütülmemelidir.


IV. Dönem : Laktasyonu izleyen 7-8 haftalık kuruda kalma süresi
Bu dönemde hayvana verilen enerji ve besin maddeleri hızla gelişmekte olan cenin ile vücut depolarının noksan kalan bölümünün tamamlanması için kullanılır. Kuru dönem beslemesi oldukça kritik bir uygulamadır. Bu dönemde yapılacak bir hata gelecek laktasyonda süt verimini olumsuz yönde etkiler. Kuru madde tüketimi canlı ağırlığın % 2-2.2'si kadardır. Süt vermeyen bir ineğin sadece yaşama payı ile cenin için besin maddelerine gereksinimi olduğundan, daha önce kullandığı rezervleri yerine konulmuş ise canlı ağırlığın % 2 - 2.2 si kadar kuru madde (KM) tüketimi yeterli olacaktır.
Kuruya çıkarma, sağmal bir inekte gebeliğin son iki ayında sağımın durdurulması olayıdır. Süt sığırlarının kuruya çıkarılmasının pek çok yararı bulunmaktadır. Bunlar; yoğun bir süt üretim döneminden sonra meme bezlerinin dinlendirilmesi ve yenilenmesi; gebeliğin son 1/3 'ünde hızla büyüyen ceninin beslenmesi, bir sonraki süt verim dönemi için eksik kalan vücut deposunun tamamlanması şeklinde sıralanabilir.
Kuru dönem süt verimi dönemi sırasında yüksek düzeyde kesif yemle beslenen hayvanlarda işkembenin kendisini yenilemesi için bir şans olarak değerlendirilebilir. Zira kesif yemler işkembeyi baskı altına alır. Bu nedenle kaba yemler özellikle kuru ot ve kuru yonca sağlıklı bir işkembe için çok önemlidir.
Kurudaki inekler sağmallardan ayrı bir yere alınarak beslenirler. Bu dönemde uygulanacak iyi bir besleme programı ineğin doğum sonrası karşılaşabileceği metabolic  hastalıklarla, artacak süt veriminin ortaya çıkaracağı olumsuzlukları en aza indirmede yardımcı olur. İneğin vücut kondüsyonu gözlenerek enerji ayarlaması yapılır. Böylece hayvana aşırı miktarda enerji uygulamadan gereksinimleri karşılanır.


Kuru dönemin ilk 5-6 haftasında vücut depoları daha önce tamamlanan ineklerde kaliteli kaba yem verilmesi yeterli olmaktadır. Bu dönemin son 2-3 haftasına girerken ineklere günde yaklaşık 2 kg kesif yem verilir. Bu miktar günde 450 g artırılarak gerekli olan hallerde hayvanın canlı ağırlığının % 1'ine çıkarılır. Kesif yem miktarında yapılan bu tedrici artırım hayvanın laktasyon döneminde yüksek süt verimine ulaşmasını sağlar. Başka bir ifade ile kuru dönemden laktasyona iyi bir geçiş yapılmış olur. Bu dönemde verilecek yem maddelerinin laktasyon döneminde tüketime sunulacak olan kesif yemlerin yapısında da bulunmasına özen gösterilir. Böylece işkembe mikroorganizmalarının kesif yemlere uyumu kolaylaştırılmış olur.


Rasyona ilave edilecek mineral madde miktarlarının verilen kaba yemlerin türü ve kalitesine göre ayarlanmasında yarar vardır. Bu bağlamda olası bir süt hummasını önlemek için inek başına verilen kalsiyum miktarının günde 100 gramı geçmemesi, diğer yandan hayvanın yeterli fosfor alması gerekir. Diğer önemli bir noktada, meme ödemlerinin oluşma riskini azaltmak amacıyla sınırlı tuz ve sodyum esasına dayalı mineral uygulamasıdır. Kurudaki ineklere selenyum verilmesi önerilir. Yine bu dönemde rasyonda A, D ve E vitaminlerinin yeterli düzeyde bulunması süt humması ve eşin atılamaması (retensiyo sekundinarum) olgularının azalmasına, buzağının yaşam gücünün artmasına katkı sağlar.


Bu dönemde özetle şu kurallara uyulmalıdır:


a) Kuru dönemde vücut kondisyonu gözlenerek gerekirse enerji takviyesi yapılmalıdır.

b) Aşırıya kaçmadan tüm besin maddeleri gereksinimi karşılanmalıdır.


c) Kuru dönemin son iki haftasında hayvanın laktasyon başlangıcında da alabileceği yemlerden oluşacak kesif yem verilmeye başlanır.


d) Kuru dönemin son 2-3 haftasında toplam rasyonun protein miktarının % 2 artırılması metabolik bozuklukların azalmasında, yem tüketiminin artmasında, buzağılamayı izleyen günlerde canlı ağırlık kaybının düşük düzeyde kalmasında etkili olur.


e) Aşırı kalsiyum ve fosfor vermekten kaçınılmalıdır.
f) Bu dönemde meme ödemi sorunlarının önüne geçmek için tuz ve sodyum içeren mineralleri sınırlandırmak gerekir.


 BESLENMENİN SÜT VERİMİNE ETKİSİ

Süt ineklerinde kalıtımla belirlenen verimin alınması büyük ölçüde uygulanan besleme programına bağlıdır. Yetersiz ve dengesiz besleme programının uygulanması sığırlarda ekonomik olmayan bir üretim demektir. Nitekim yetersiz bir besleme programı uygulandığında inek buna ilk planda süt verimini azaltmak suretiyle tepki gösterir. Bu tepkinin derecesi kuşkusuz yetersiz beslemenin süre ve şiddetine bağlıdır. Uygulama sonucunda çeşitli beslenme ve döl verimi bozuklukları da ortaya çıkabilir ve ileride düzeltilmesi güç sonuçlarla karşılaşılabilir. Diğer yandan uygün olmayan bir besleme sonucunda inekler aşı programına gerekli tepkiyi göstermemekte enfeksiyonlara karşı daha duyarlı olmaktadırlar.
Süt üretimi üzerinde etkili olan iki önemli faktör enerji ve proteindir. Süt inekleri rasyonlarında bu iki faktöre bağlı şu dengesizlikler söz konusu olabilir.


a- Yetersiz enerji + Yeterli protein

Bu durumda, inek negatif enerji dengesindedir. Süt inekleri vücut yağlarını çok kolay harekete geçirme yeteneğine sahiptirler. Bu nedenle hayvan düşük düzeydeki bir enerji yetmezliğine katlanabilir. Vücutta büyük bir enerji deposu mevcut ise verimdeki azalma gayet yavaş olur. Şiddetli yetmezlik olgularında süt veriminde azalma, beslenme ve döl verimi bozuklukları kaçınılmazdır.

b-Yeterli enerji + Yetersiz protein

Bu uygulamada negatif azot dengesi ortaya çıkar. Vücut yağlarını çok kolay harekete geçiren ineğin protein yetmezliği karşısında böyle bir şansı yoktur. Başlangıçta süt verimi bundan az da olsa etkilenir. Ancak protein yetmezliği çok belirgin ve yüksek düzeyde ise süt verimi önemli derecede azalır. İştah azalması da söz konusu olabilir. Bu durumda enerji ve diğer besin maddeleri yetmezliği tehlikesi de söz konusu olabilir.

c-Yetersiz enerji + Yetersiz protein


Bu durumda ise, inek hem negatif enerji hem de negatif azot (protein) dengesi ile karşı karşıyadır. Buna bağlı olarak süt verimi birdenbire önemli ölçüde düşer. Beslenme ve döl verimi sorunları kısa sürede ortaya çıkabilir.
Toplam rasyon içindeki kaba yemin payının % 30'un altına düşürülmesi ile süt yağı % 2 veya daha aşağıya inmektedir. İneklerde her 100 kg canlı ağırlık için 1.5 kg kuru kaba yem verilmesi bu uygulamanın olumsuz etkisiniortadan kaldırmaktadır. Diğer yandan süt yağında meydana gelebilecek bir azalmanın önüne geçmek için toplam rasyonda selüloz miktarının % 15-18 oranında bulunması gerekir. Süt yağı üzerinde etkili olan bir diğer faktörde kaba yemin fiziksel şeklidir. Kaba yemin öğütülerek yada çok ince parçalanarak verilmesi süt yağını düşürür. Yüksek düzeyde su içeren mera otları ile yeşil yemlerin uzun süreli yedirilmesi de süt yağının azalmasının nedenleri arasındadır. Laktasyonun ilk 1-2 ayında iyi kondisyonda bulunan ineklerde süt yağı zayıf kondisyona sahip olanlara göre daha yüksektir. Yüksek verimli ineklerin çoğu bu dönemde ağırlık kaybederler. Bu nedenle hayvanlara, yem tüketiminde azalma meydana gelmeden, yeterli enerji verilmelidir. Vücut yağındaki kayıp çok hızlı olursa yağ asitlerinin ara ürünlerinde (metabolitler) olan keton cisimcikleri kanda birikir ve ketozis şekillenir


SÜT SIĞIRLARININ KURU MADDE, ENERJİ ve BESİN MADDELERİ GEREKSİNİMLERİ


Süt ineklerinin yaşama payı ile verim payı (gebelik, süt ve döl verimi) için gerek duydukları enerji ve besin maddelerini yeterli ve uygün oranlarda içeren rasyonlarla beslenmeleri gerekir. Yüksek verimli süt ineklerine uygulanan beslenme programları çok özen gerektir. İneklerin verim güçlerine göre bir laktasyon döneminde kendi vücut ağırlıklarının 10-20 misli süt üretmeleri, 1 kg süt üretimi için meme bezlerinden 400-500 kg kan dolaşması, ineklerin ayrıca yılda bir yavru vermesi olayın önemini vurgulamaktadır.


Yüksek süt veriminde olan ineklerde yoğun bir madde değişimi söz konusudur. Örneğin laktasyon döneminde 7000 kg süt veren bir inek bu miktar süt ile yaklaşık 266 kg yağ, 245 kg protein, 330 kg süt şekeri ve 49 kg mineral madde olmak üzere toplam 890 kg besin maddesini dışarı atar. Bunun yanı sıra inek vücut ağırlığını korumak, yaşamını sürdürmek, gebe ise döl yatağındaki yavruyu beslemek de zorundadır. Bu denli yüksek bir fizyolojik yük altında bulunan ineklerde ihtiyaç duyulan besin maddelerinin tamamının rasyonlarla karşılanması büyük önem taşır.


Süt verim dönemlerinde bulunan ineklerin beslenmesinde enerji, protein, selüloz, A D ve E vitaminleri ile kalsiyum, fosfor, magnezyum ve tuz kritik besin maddeleri olarak bilinir. Bunların hayvana eksiksiz verilmesi halinde diğer vitamin ve mineral madde ihtiyaçlarının da karşılandığı kabul edilir. Sözü edilen enerji ve besin maddelerinin tüketilen kuru madde (KM) içinde yeterli miktar ve oranlarda bulundurulması gerekir. Ayrıca su ihtiyacının karşılanmasına da özen gösterilmelidir.


a- Kuru Madde

Yem maddelerinin yada rasyonun % 100 susuz kısmını ifade eden Kuru Maddenin (KM) tüketimi rasyon düzenlenmesinde çok önemli bir unsurdur ve özellikle yüksek verimli süt ineklerinde ayrıcalık taşıyan bir konudur.


Gebe hayvanda yem yada kuru madde tüketimi buzağılamadan yaklaşık 6 hafta önce düşmeye başlar. Bu durum her ne kadar işkembenin baskısı ile fiziksel olarak ortaya çıkarsa da hormon faaliyetine bağlı metabolik düzenleme sonucu da gerçekleşebilir.

Gebeliğin son dönemlerinde düşük olan KM tüketimi laktasyon başlangiçinda süt veriminin pike ulaştığı dönemde hızlı bir artış göstermez. Bir başka ifade ile doğumu izleyen günlerde süt veriminde meydana gelen hızlı bir artışa karşılık KM tüketimindeki artış daha yavaş gerçekleşir.

 Süt verimi 3-8 haftada en yüksek düzeye (pik) ulaşırken kuru madde tüketimi doğumu izleyen 12-14. haftada en yüksek düzeye ulaşır. Dolayısıyla yüksek verime sahip ineklerde süt veriminin en yüksek döneminde besin maddeleri ve özellikle enerji gereksiniminin sınırlı olan KM tüketimi ile karşılanması mümkün değildir.

 Bu durumda orta düzeyin üzerinde süt veren ineklerde vücut depolarının hareketlendirilmesi (mobilize edilmesi) zorunlu olmaktadır. Süt verme dönemine yeterli kondisyonda giremeyen ineklerde bu sorun canlı ağırlık kaybına yol açmakta, sonuçta süt verimi düşmektedir. Buzağılamadan 4-5 ay sonra yem tüketimi tekrar azalmaya başlar ve bu azalma gebeliğin son 6 haftasında hızlanır.


Laktasyon başlangıcında gerek iştah azlığı gerekse canlı ağırlık kaybı gibi nedenlerle, ineklerde KM tüketiminin laktasyonun diğer dönemlerine göre % 18 daha düşük olduğu saptanmıştır. Bu dönemde kuru madde tüketimini maksimum düzeye çıkarmak için bazı önlemler alınabilir.

 Buna göre;

i) çok iyi dengelenmiş bir rasyon hazırlanması,

ii) çok iyi kaliteli kesif ve kaba yemlerin verilmesi,

iii) çok az miktarlarda günde 5-6 kez yemleme programı uygulanması,

iv) yemlik üzerinin aydınlatılması,

v) yemin 24 saat süre hayvanının istemine hazır bulundurulması,

vi) yemlikteki yemlerin zaman zaman karıştırılması, şeklinde sıralanan önlemlere başvurularak KM tüketimi artırılabilir.

b-Kuru Madde Tüketiminin Düzenlenme Mekanizması

Hayvanlar yem tüketimleri ile fizyolojik gereksinimleri arasında bir denge kurma çabası içindedirler. Yaşama ve verim payı (süt üretimi, büyüme, gebelik) ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde besin maddesi almaya çalışırlar. Kuşkusuz bu dengenin kurulabilmesi yemin özellikleri ile hayvanın gereksinimlerine bağlıdır.

Yüksek süt veren inekler verimde en üst seviyeye ulaştıkları laktasyon başlangıcında iştahının azalmasına da bağlı olarak ağırlık kaybederler. Bu dönemde oluşan ağırlık kaybı canlı ağırlığın % 10’una kadar çıkabilmektedir. Ağırlık kaybının hızlı olması durumunda metabolik bozukluklar ortaya çıkar. Yapılan araştırmalar kondisyonu iyi olan ağır ırklarında laktasyonun ilk 70 gününde l00 kg vücut yağının güvenle kullanılabildiğini göstermiştir. Bu değer buzağılamayı izleyen dönemdeki ağırlığın % 15'ine eşdeğerdir.

Yapılan bir çalışmada laktasyonda 7000 kg miktarında süt veren bir ineğe yiyebileceği kadar (ad libitum) kesif yem verilmesi halinde dahi laktasyon başlangıcında hayvanın günde 10-15 Mcal enerjiyi vücut depolarından kullandığı ortaya konmuştur. Bu miktar enerji 1-2 kg vücut yağına eşdeğerdir. Laktasyon başlangiçinda negatif enerji dengesi laktasyon ortasında dengelenmiş, laktasyonun son döneminde ise hayvan her gün 15 Mcal enerji depolamıştır.

Bu araştırmalardan alınan sonuçlara göre yüksek verimli hayvanlar laktasyon başlangıcında harekete geçirdiği vücut depolarını verimin azaldığı dönemde tekrar yerine koymaktadır. Bu durumda iyi bir kondisyonla laktasyona giren ineklerin diğerlerine göre bir avantaja sahip oldukları kabul edilebilir.

 Dolgu maddesi bakımından zengin kaba yemler ağırlıklı bir besleme programında yem tüketimi fiziksel olarak ayarlanır. Bu teoriye göre ön midelerin özellikle işkembenin kapasitesi düşük kaliteli kaba yemlerin tüketimini sınırlandırır. Bu tür yemlerin sindirimi ve fermantasyonu düzenlemesi hayvanın ısı artışı, çevre ısısı ve rutubeti ile ilgilidir.

İneklerde kuru madde tüketimi canlı ağırlığı, fizyolojik durum (süt verimi, sağım dönemi, gebelik), işkembein kapasitesi ve etkinliği, vücut kondisyonu gibi hayvana bağlı faktörler, yem maddelerinin özellikle kaba yemlerin tipi ve kalitesi (sindirilebilirliği), istekle tüketilme özelliği gibi yeme bağlı faktörler ile bakım, önceki yemleme düzeyi ve sıcaklık gibi diğer çevre faktörlerinin etkisi altındadır.

İneklerde süt verimi ve canlı ağırlık dikkate alınarak hesaplanan günlük KM miktarı tablo 2 de gösterilmiştir.
Süt ineklerinde günlük toplam KM ihtiyacı canlı ağırlık ve süt verimi dikkate alınarak bu tablodan hesaplanabilir.

Tablo 2. Süt ineklerinde canlı ağırlık ve süt verimine göre günlük KURU MADDE gereksinimi

 Canlı ağırlık (kg)

400   
 

 500

600 

700  

 800

 DSV

Canlı

 Ağır

lığın 

 Yüzd

 si (%)

 10

  2.7

  2.4

  2.2

  2.0

 1.9

 15

  3.2

 2.8

 2.6

 2.3

  2.2

 20

 3.6

  3.2

  2.9

 2.6

  2.4

 25

  4.0

  3.5

 3.2

 2.9

  2.7

 30

  4.4

 3.9

 3.5

 3.2

  2.9

  35

  5.0

 4.2

  3.7

  3.4

  3.1

40 

  5.5

 4.6

4.0 

  3.6

 3.3

 45

 

5.0  

  4.3

 3.8

 3.5

50

 

5.4

4.7

 4.1

 3.7

 55

 

 

 5.0

 4.4

 4.0

 60

 

 

  5.4

 4.8

 4.3 


DSV:  %4 Yağa göre düzeltilmiş Süt Verimi (kg)

  
 c-Enerji

Yüksek süt verimine sahip inekler sağımın ilk 3-8 haftalık döneminde en yüksek süt verim düzeyine ulaşırlar. Bu dönemde hayvanın enerji gereksinimi en yüksek düzeydedir. Kuru madde tüketiminin sınırlı olduğu pik döneminde enerji ihtiyacının rasyonlarla karşılanması mümkün olamamakta, dolayısıyla enerji açığı vücut depoları harekete geçirilmek suretiyle kapatılmaya çalışılmaktadır. Bu durum canlı ağırlığı 650 kg, yıllık süt verimi 6500 kg olan bir inekte enerji bilançosunun verildiği Şekil 4.’de açık olarak görülmektedir. Buna göre pik dönemini de içine alan laktasyonun başlangıç döneminde ineğin yemle alabildiği enerji miktarı gereksiniminin altında kalmakta hayvan negatif enerji dengesine girmektedir. Daha öz ifade ile inek vücut depolarını (yağı) kullanarak süt veriminde genetik gücüne ulaşabilir. Daha sonraki dönemlerde hayvanın bir yandan KM tüketiminde pik noktaya ulaşması diğer yandan süt veriminin azalmaya başlaması ile vücuttan harcanan depolar yerine konulmaya başlar.


Yüksek verimli süt inekleri özellikle laktasyon başlangıcında süt verimini devam ettirebilmek için vücut rezervlerini kullanırlar. Buna bağlı olarak sözü edilen dönemde canlı ağırlık kaybı meydana gelir. Sonraki dönemlerde kaybedilen canlı ağırlık tekrar kazanılır.


Yüksek süt veriminde olan hayvanlarda laktasyonun ilk 1/3'ünde yoğun besin maddeleri ihtiyacının mümkün olduğu ölçüde kesif yem ağırlıklı besleme ile karşılanmasına çaba harcanmalıdır. Yoksa süt verimi düştükten sonra tekrar eski düzeyine çıkarılması olası değildir.


Laktasyondaki ineklerde Net Enerji (NE) yaşama ve verim payı için eşit şekilde değerlendirildiği için NE'Laktasyon' (NEL) enerji değeri olarak kullanılır.

Süt ineklerinde enerji kaynağı olarak kullanılan karbonhidratların alımı ile ilgili bazı önemli kurallar şu şekilde sıralanabilir.


(1) Toplam rasyonun selüloz dışında kalan karbonhidrat [NFC=100-(% HP+%NDF+%YAĞ+%KÜL)] içeriği % 35-42 civarında olmalıdır. Şeker ve nişasta gibi işkembede kolay çözünebilen karbonhidratların aşırı miktarda verilmesi süt yağının azalmasına ve asidozise neden olabilir.


(2) Toplam rasyonda % 30-40 aralığında nişasta olmalıdır.


(3) Dışkı pH seviyesi 6 ‘nın altında olmamalıdır. Dışkı pH’sının bu değerin altında olması işkembeden sindirilmeden geçen, nişastanın fazla miktarda olduğunu gösterir.

d-Enerji Noksanlığı ve Fazlalığı

Genç hayvanlarda enerji ihtiyacı süt inekleri kadar yüksek olmamakla birlikte, enerji yetersizliği bu hayvanlarda büyüme hızının yavaşlaması, zayıflama, normalde 8-12 ay olan cinsel olgünluğa (puberti) ulaşma süresinin gecikmesi gibi belirtilerle ortaya çıkar.

 Uzun süren bir enerji noksanlığı düvelerde pubertinin 18-24 aylık yaşa kadar uzaması sonucunu doğurur.


Yüksek verimli inekler özellikle laktasyon başlangıcında ortaya çıkan enerji yetersizliğine bir dereceye kadar vücut rezervlerini kullanarak reaksiyon gösterir.

Ancak şiddetli ve uzun süreli bir yetersizlik durumunda buzağılamadan sonra hızlı bir ağırlık kaybı, laktasyon en üst seviyesinin düşmesi, kalıcılığın (persistensi) kaybolması yani süt veriminin hızla düşmesi, laktasyon süresinin kısalması, döl verimi bozuklukları ile ketozis gibi beslenme bozuklukları ortaya çıkar.


Süt ineklerinde laktasyon başlangiçinda her ne kadar enerji ihtiyacı yüksek ise de laktasyon ilerledikçe gereksinilen miktar düşer. Bu itibarla laktasyon sonlarına doğru ya da kuru dönemde uzun süreli yüksek enerji tüketimi yağlanmaya neden olur. Belirtilen dönemlerde kesif yem miktarı uygün oranda azaltılır yada kesif yemlerin enerji yoğunluğu düşürülür. Aksi halde buzağılama sorunları, döl verimi bozuklukları, metabolik hastalıklara duyarlılık gibi olgular ile karşılaşılabilir.
Genç dişi damızlıklarda, özellikle 4-10 aylık yaş dönemlerinde, aşırı enerji ile besleme meme bezlerinin yağla dolmasına yol açarak hayvanların gelecekteki performansını olumsuz yönde etkiler.

e- Protein

Protein büyüme, yaşlanan dokuların tamiri, süt üretimi, ceninin gelişimi için gerekli bir besin maddesidir. Düvelerde, kuruda bulunan veya düşük verimli ineklerde işkembede mikroorganizmalar tarafından sentezlenen amino asitlerin yeterli olduğu dolayısıyla bunlarda protein kalitesinin ikinci derecede önem taşıdığı kabul edilir.

Ancak yüksek süt verimli sığırlarda esensiyel amino asitlere olan ihtiyacın ruminal sentezle karşılanamadığı özellikle metiyonin, lizin ve valin gibi amino asitlerin süt üretiminde sınırlandırıcı rol oynadığı gösterilmiştir.

Bu nedenle yüksek süt verimi için proteinin bir bölümünün ruminal parçalanmadan etkilenmeden (bypass protein) şirden ve ince bağırsaklara geçirilmesi büyük önem taşır. Bypass protein yemdeki proteinin işkembede parçalanmayan kısmıdır.


Süt ineklerinde protein beslenmesinin başlıca amacı işkembe mikroorganizmalarının büyümeleri ve optimum mikrobiyel protein sentezi yapabilmeleri için gerekli amonyağın sağlanması olmalıdır.

Ayrıca yüksek verimli sığırların rasyonlarında işkembede parçalanabilen ve parçalanmayan protein arasındaki oran ihtiyacı karşılayacak şekilde ayarlanmalıdır. Bu nedenle yüksek süt veren ineklerde rasyon proteininin bir bölümü işkembede bypass protein içerikleri fazla olan balık unu, et unu, tüy unu, tavuk mezbaha unu ve kan unu gibi hayvansal kökenli yemler ile soya küspesi, mısır gluteni gibi bitkisel kaynaklardan karşılanmalıdır.

Bypass proteinin ince bağırsaklardan emilimi de önem taşır. Bununla birlikte rasyonda bypass özelliği yüksek proteinin fazla olması mikroorganizmaların azot bakımından yetersiz beslenmelerine yol açar.

Bu durumda bağırsak düzeyinde toplam protein miktarının azalması, dolayısıyla süt veriminin düşmesi söz konusu olacaktır. Kaldı ki mikrorganizmaların protein bakımından yetersiz beslenmesi sonucu diğer besin maddelerinin sindirilme derecesi de olumsuz yönde etkilenir.

Proteinin % 60-65’i işkembede (rumende) parçalanabilen nitelikte olmalıdır. Bunun da yaklaşık yarısı çözünebilir protein olmalıdır. Proteinin bu bölümü işkembe mikroorganizmaları için gerekli olan azotun sağlanmasında etkili olur.


Yüksek verimli süt ineklerine verilen toplam proteinin % 35-40’ı ise işkembeden bypass olan protein olmalıdır. Rasyonda yağ kullanılması halinde by-pass protein düzeyi artırılmalıdır. Kesif süt yemlerinde bulunması gereken ham protein miktarı laktasyon dönemine ve kaba yemin çeşit ve kalitesine bağlıdır. Yüksek verimli ineklere verilecek toplam rasyonun ham protein miktarı, laktasyon başlangıcında, en az % 19, laktasyonun ikinci yarısında ise % 14, kuru dönemde ise % 12 olmalıdır. Rasyonda kaba yem olarak baklagiller kullanılıyor ise kesif yemde protein miktarı düşürülebilir. Yüksek verimli hayvanlarda kesif yemde protein miktarının % 14'den fazla olmasında, enerjinin optimum düzeyde sindirimi için, büyük yarar vardır.


f- Protein Eksikliği ve Fazlalığı


Süt verim döneminin (laktasyon) başlangıcında enerji yetersizliğine karşı vücut yağlarını harekete geçirerek tepki gösteren yüksek verimli inek, protein eksikliğine aynı hızda tepki gösteremez.Protein yetersizliği yem tüketiminin azalmasına, selüloz sindiriminin düşmesine neden olur. Protein gereksinimi karşılanamayan hayvanlar kendi vücut proteinlerini harcamaya başlar.

Bu durum ilk planda süt veriminin düşmesine daha sonra da ağırlık kaybına yol açar.


Diğer taraftan ihtiyacın üzerinde verilen proteinin sağlığı olumsuz etkilediği bilinmektedir. Özellikle işkembede oluşan fazla amonyak ve metabolitler ilk cinsel hücreleri (cenin) gamet ve erken dönemde embriyolar (ceninler) üzerinde zehirli etki yapmakta, buna bağlı olarak döl verimi sorunları ortaya çıkabilmektedir.

Aşırı protein tüketimi doğum sonrası negatif enerji dengesinin etkisini artırmaktadır. Proteinli yemlerin pahalı olduğu dikkate alınırsa süt ineklerine ihtiyacın üzerinde protein verilmesi ile ekonomik bir besleme programının gerçekleştirilemeyeceği ortaya çıkar


5- VÜCUT KONDİSYON SKORU (Vücut Yapısının Değerlendirilmesi)


Vücut kondisyon skoru süt sığırlarının vücut yapılarının zayıf ve aşırı yağlanmış durumlarına göre 1-5 arasında sınıflandırılmasıdır. Kondisyon skorunun düzenli olarak takip edilmesi; sağlıklı ve verimli bir sürünün elde tutulmasını sağlar. Hayvanların çok zayıf veya çok yağlı oluşu, beslenme yetersizlikleri, sağlık sorunları ve sevk idaresinin yerinde olup olmadığını anlamamıza yardım eder.


Vücut kondisyon skoru süt ineklerine uygulanan beslenme programının etkinliğinin belirlenmesinde kritik öneme sahip bir ölçüdür. İneğin yeterli vücut yağı rezervine sahip olması süt üretimini ve döl verimi etkinliğini iyileştirir, sürü ömrünü olumlu yönde etkiler.


Aşırı yağlı veya aşırı zayıf inekler metabolik hastalıklara karşı oldukça duyarlılık gösterirler. Bu hayvanlarda süt verimi azalır, gebelik oranı düşer ve buzağılama sorunları gözlenir. Laktasyon başlangıcında uygün vücut kondisyon skorunun sağlanamaması veya skordaki hızlı değişimler sürünün sağlığında veya besleme programında bir sorun olduğunun göstergesidir. Vücut kondisyon skorunun buzağılama aşamasında, doğum sonrası muayenelerinde, laktasyonun son döneminde ve kuru dönemde sürekli kontrol edilmesi gerekir.
Doğum ile laktasyonun ilk 30.-40. günleri arasında vücut kondisyon skorunun 1/2 si ile 3/4 'ü kaybedilebilir.
İkinci laktasyonunda veya daha yaşlı ineklerde süt veriminin pik döneminden sonra haftada 1.8-2.25 kg canlı ağırlık artışı gözlenir.


Ergin sığırlarda bir vücut kondisyon skoru yaklaşık 54.5 kg'a eşdeğer olduğundan ineğin pik döneminde kaybettiği kondisyon skorunun tekrar kazanılması yaklaşık 6 aylık bir süre gerektirir.


Büyüme sürecinde olan düvelerin tam bir vücut kondisyon skoruna ulaşabilmeleri için 73 kg canlı ağırlık kazanmaları gerekir.


Doğumu izleyen ilk 1-2 haftada bir vücut kondisyon skorunun kaybedilmesi hızlı bir kayıp olarak değerlendirilir ve beslenme programının uygün olmadığını gösterir.


Laktasyonun ilk 4-5 haftalık sürecinde 1/2'lik kondisyon kaybı normal kabul edilir.


Yüksek verimli süt sığırlarının laktasyonun 60-90 günlük döneminde yüksek süt üretimini sağlayacak, ağırlık kaybını önleyecek kadar kuru madde tüketmedikleri bilinmektedir.
Bu itibarla yüksek süt verimi için vücut yağları mobilize olmak zorundadır.


Buzağılamada 4-5 vücut kondisyon skoruna sahip yağlı ineklerde yüksek süt verimi ile yüksek kuru madde tüketimine geç ulaşıldığı, negatif enerji dengesinin uzadığı gözlenmiştir.
Yüksek kondisyon skoruna sahip inekler buzağılamada daha fazla kondisyon kaybetmektedirler. Diğer yandan buzağılama aşamasında daha düşük kondisyonda (3) olan ineklerin daha fazla yem tüketimi ile yüksek süt veriminin birbirine yakın dönemde elde edildiği tespit edilmiştir.


Aşırı yağlı ineklerde yem tüketimi azaltılmakta, dolayısıyla bu ineklerde buzağılamada maksimum yem tüketimine ulaşamamaktadırlar.


Düşük vücut kondisyon skoru söz konusu olduğunda ayak sorunları, sürü bazında bir sağlık sorunu veya beslenme programında bir hata yapıldığı akla gelebilir.


Vücut kondisyon skorunun kontrol altında tutulabilmesi için maksimum yem tüketimi sağlanmalı, enerji yoğunluğu ayarlanmalı, ham ve korunmuş protein düzeyi sağlanmalı, rasyonda yeterli selüloz bulunması ve makro mineral ve su ihtiyacının eksiksiz karşılanmalıdır.


Buzağılamayı izleyen ilk 4 haftalık süreçte inekler için uygün vücut kondisyon skoru 3-3.5 olmalıdır.


Dördüncü hafta sonuna doğru skorun 2.5 - 3'ün altına inmemesi sağlanmalıdır. Ancak çok yüksek süt verimine sahip ineklerde bu değer 2'ye kadar inebilir. Bu süre içinde hızlı bir skor kaybı söz konusu olursa yem tüketimi, yem enerji, protein ve selüloz miktarları incelenmelidir. İneklerde laktasyonun 1.- 4. aylar arasında vücut kondisyon skoru 2.5-3.0 arasında olmalıdır. İneklerin kondisyonlarının 3 olması sağlanmalı ve pozitif enerji dengelerini tekrar kazanmalarına özen gösterilmelidir. İşletmedeki inekler yüksek verimli olmadıkları halde kondisyon 2’ye düşerse yem tüketimi kontrol edilmelidir. Yem tüketimi maksimum noktasında ise yüksek süt verimi ile iyi bir vücut kondisyon skoruna ulaşılabilir. Hayvanlar 3-3.5 gibi iyi bir kondisyon değerine sahip ancak süt veriminde pike ulaşamazlar ise yemler protein ve makro elementlerce kontrol edilmeli. Su tüketimi incelenmelidir.


Laktasyon döneminin ortalarında (4.-8. Aylar arası) önerilen vücut kondisyon skoru yaklaşık 3'dür. Bu süreç içinde vücut rezervlerinin yerine konulabilmesi için ihtiyacın bir miktar üzerinde enerji verilmelidir. Bu dönemde inekler aşırı kondisyon (3.5-4) sağlarlar ise rasyonun enerji düzeyi azaltılmalı, protein miktarı kontrol edilmelidir. Kondisyon 2-2.5'in altına düşerse rasyon enerji yönünden yetersiz demektir. Sorun genellikle laktasyonun pik döneminde başlayacağından o dönemin rasyonu kontrol edilmelidir.


Laktasyon döneminin sonlarında vücut kondisyon skoru yaklaşık 3.5 olmalıdır. Bu dönemde hayvanın aşırı bir kondisyona girmeden vücut rezervlerini tamamlaması gerekir. Kondisyonun 4 ve üzerine çıkması halinde enerjinin azaltılması gerekir. Kondisyonun 3'ün altına inmesi durumunda ise enerji düzeyi artırılır. Bu dönemde kondisyonla ilgili bir sorun olması halinde önceki dönemlere ait rasyonların gözden geçirilmesinde yarar vardır.


Süt veriminin azaldığı laktasyonun son 3. ve 4. ayında fazla kesif yem uygulamasına devam edilmesi genellikle aşırı kondisyona neden olmaktadır. Kuru dönemin uzaması, bu dönemde aşırı kesif yem veya mısır silajı verilmesi de ineklerde aşırı bir kondisyona yol açabilmektedir. Buzağılama döneminde aşırı kondisyon skorundan kaçınmak gerekir. Kuru dönemde kondisyon skorunun % 20 oranında azalması izleyen laktasyonda süt yağının düşmesine neden olmaktadır.
Vücut Kondisyon Skorunun Saptanmasında Ele Alınacak Unsurlar ve Derecelendirmeler


a-Aşırı Şişmanlık (Yağlanma)


Aşırı şişmanlık; laktasyonun son döneminde azalan süt verimiyle birlikte hayvanlara verilen yem miktarının ayarlanmaması sonucunda veya uzun süren kuru dönem veya kuru dönemde hayvanların beslenmesi sonucu ortaya çıkar. Güç doğum, infertilite (kısırlık) ve metabolik problemlere yol açar.


b-Aşırı Zayıflık


Vücut kaynaklarının yetersizliği sonucu süt verimi ve süt yağı oranlarında düşüşe yol açar. Hayvan kızgınlık göstermez veya gebe kalmaz.


c-Damızlık Hayvan Yetiştiriciliği


Damızlık düvelerin kondisyonunun izlenerek besleme programlarının hazırlanması yeterli canlı ağırlık ve yaşta ilk kızgınlık göstererek gebe kalmalarını sağlar. Aşırı yağlı düvelerde görülen infertilite, güç doğumlar ve düşük süt verimi olasılıkları kontrol altına alınır.


d-Vücut Kondisyon Skoru Nasıl Tayin edilir?


Derecelendirme 1-5 arasında olduğundan ;
Skor 1 : Çok zayıf bir süt sığırını,
Skor 5 : Çok şişman (aşırı yağlı) bir süt sığırını ifade eder.
Değerlendirmede rakamsal ifadelerin önüne veya arkasına (+), (-), (.) işaretleri konarak derecelendirilmeye gidilir. Örneğin;
Skor 1
Kaburga kemikleri dışa vurmuş vaziyette hissedilir. Üzeri çok ince et tabakasıyla kaplı, aralarına parmaklar rahatlıkla girer. Sırt, bel, sağrı kemikleri çok belirgin vaziyettedir. Kalça kemiklerinin çıkıntıları ve araları keskin, aralarına rahatlıkla parmak girer. Kuyruk kökü çökmüş, kemik uçları keskin, vulva (dişilik organının dıştan görülen kısmı) dışarı çıkıntılıdır.
Skor 2
Kaburga kemikleri çıkıntılı ve uçları hissedilir. Sırt, bel ve sağrı kemikleri belirgin fakat bir kısım et tabakasıyla kaplı, kalça kemikleri belirgin fakat bunları birbirine birleştiren kısım etle kaplı, kuyruk kökü kemik yapısı ancak belirgin ve vulva biraz dışarı çıkıntılıdır.
Skor 3
Kaburgalar ancak elle bastırarak hissedilir durumda, uç ve aralara parmak girmez. Sırt, bel ve sağrı dolgün, kalça kemiklerinin üzeri etle nispeten kaplanmış, sağrı kemiği iyice kapalı elle ancak hissedilebilir.
Skor 4
Kaburga kemikleri aşırı basınçla ancak hissedilebilir vaziyette, sırt ve bel sağrı düzleşmiş, kemiklerin çıkıntıları elle zor hissedilir. Kuyruk kökü ve civarı düzleşmiş, yağ birikintisi hissedilir durumdadır.
Skor 5
Tüm vücut silindirik bir görünüm almış, deri altı yağ dokusu her tarafta elle hissedilir. Kuyruk kökü yağa gömülmüş gibi bir durum arz eder.


e-Süt Veriminin (Laktasyon) Değişik Dönemleri İçin Önerilen

İdeal Kondisyon Skorları
Buzağılamada 3 +, 4 -
Laktasyon başlangıcında 3 -, 3
Laktasyonun ortasında 3
Laktasyonun sonunda 3 - -
Kuruda 3 +, 4 -
Düveler 3 -, 3 +


f-Kondisyon Skorları ve Gözlenebilecek Aksaklıklar


Skor 1 : Hayvan deri ve kemikten ibarettir.
Skor 2, 2- : Hayvan negatif enerji dengesindedir.
Skor 2 + : Laktasyon başlangıcında süt verimi yüksektir ancak sorunlar ortaya çıkabilir.
Skor 3 : Hayvan ideal beslenme dengesindedir.
Skor 4 : Kondisyon yüksek fakat kötü bir sütçüdür. Laktasyon çok uzun sürer ve kuruya geçince infertilite riski yüksektir.
Skor 5 : Aşırı yağlandırılmış inek; Yağlı İnek Sendromu (FCS adayı).


METABOLİK (YETİŞTİRME) HASTALIKLARI

Metabolik hastalıklar kavramı çeşitli anlamlar ifade eder. En basiti sığırlarda üç hastalığın; doğum hipokalsemisi (parturient hypocalcemia, süt humması), ot humması (hypomagnesaemia, grass tetani – çayır tetanisi) ve ketozis (slow fewer, acetonemia) hastalıklarının klinik semptomları (syndroms) olarak ifade edilmesidir.

Bu üç hastalık müşterek özellikleri paylaşırlar. Her üçünde de altı çizilmesi gereken husus, süt sığırı metabolizmasının alt üst olması ve vücut dengesinin (homeostasis) bozulmasıdır.

Örneğin süt hummasında kalsiyum metabolizması, ot hummasında magnezyum metabolizması, ketoziste glukoz ve enerji metabolizması tamamıyla bozulmaktadır. Metabolizmadaki düzensizlik ve alt üst oluş da beyinin ve merkezi sinir sisteminin işlevlerinde arızalar ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Canlıların vücut sıvıları daima sabit bir düzeydedir. Ancak bu sabitlik durgun bir şekilde kalıcı olmayıp, metabolizma esnasında ortaya çıkan ürünlerin (metabolitler) giriş ve çıkışlarında bir dengenin bulunmasından ileri gelmektedir.
Metabolizma dediğimiz şey, canlı organizmada seyreden fiziksel ve kimyasal olayların sonucu ortaya çıkan ve vücudun inşasında ve devamlılığı sağlamada kullanılan maddeler (anabolisma), ve vücudun enerji gereksinimini karşılamak ve enerjinin açığa çıkmasını sağlamak için büyük moleküllerin yıkılmasıyla küçük moleküllerin ortaya çıkmasıdır (katabolizma).

Vücut dengesinin sağlanmasında pek çok unsurun rolü vardır. Bunlar çok karmaşık hormonal sistemin etkisi altında cereyan eder. Kalsiyum ve glukoz metabolizması kesinlikle hormonal kontrol altındadır. Magnezyumda ise hormonal kontrol mekanizması yoktur ve kolayca takip edilebilir. Tablo 4.’de kalsiyum, magnezyum, sodyum ve potasyumun bir süt sığırı tarafından yemle alınan, bağırsaklardan emilen (absorblanan), vücut deposu, metabolzima için yarayışlı depo, idrar ve gaita ile veya (endogenous loss) ve sütle atılan miktarlarını göstermektedir.


Tablo 4. Kalsiyum, magnezyum, sodyum ve potasyum için vücuda giren-kalan-çıkan arasındaki ilişkiler

 Mineral

 Giren

 

 Kalan
Depo

 

 Çıkan 

 Sütle
Atılan
g/gün

 

 Günlük
Alım
g/Gün

 Emilen
Miktar
g/gün

 Toplam
Depo Gram

 Yarayışlı
Depo
gram

   İçten
Kayıp
g/gün

 

 Kalsiyum

 100

  34

 6000

  3

 8

 26 
 

 Magnezyum

 20

 4

175  

 0,75

  1,5

 2,5

 Sodyum

 19,5

 19,5

  700

  35

 6,5

 13

 Potasyum

 50,5

 50.5

   820

 185

  22.5

 28




Genel bir deyimle metabolik hastalıkları, ”vücutta bir veya daha fazla kritik metabolik olaylarda anormal değişikliklerin ortaya çıkması ile dahili (iç) kararlılığın bozulması” şeklinde özetleyebiliriz.

Metabolitlerin giriş ve depolanmasını etkileyen başlıca unsurlar ise:

1) Sindirim sistemi: Geviş getirenleri tek midelilerden ayıran mide yapıları ve sindirim fizyolojisi hakkında geniş bilgi 3.1.de verilmiştir.

2) Karaciğer: Karaciğer metabolik olayların merkezini işgal eder. Sindirim sisteminden emilen tüm besin maddeleri karaciğere geçer. Orada çoğu ya metabolitlere dönüştürülür, ya da yaşamsal olaylar için depo edilir. Örneğin süt verimi için gereksinim duyulan tüm şeker karaciğerde sentezlenir. Benzeri şekilde süt veriminde enerji gereksinimi için serbest kalan tüm yağlar karaciğerde işlemden geçer. Karaciğer işlevlerinde herhangi bir durma, metabolizmada bozulma, tahribat olarak ortaya çıkar. Bunun tipik örneği süt veriminde gereksinim duyulan yağın yağ depolarından hızlı bir şekilde hareketlenmesi ile karaciğerde ortaya çıkan yağlanmadır. Bunun sonucu ise karaciğer hücrelerinde yağ birikiminin karaciğer yetmezliğine ve dolayısıyla ketozise yol açmasıdır.

3) İskelet sistemi: Kalsiyum, magnezyum ve fosfor gibi minerallerin büyük bir kısmı iskelette depolanmıştır. Bunlar sadece kemiklerde sağlam bir yapı şekillendirmekle kalmaz, aynı zamanda hayvanın hareketliliğini sağlar ve hayvan tarafından gereksinim duyulduğunda yaşamsal yedek bir depo işlevini görür. Süt verim döneminde gereksinim duyulduğunda kemiklerde yer alan kalsiyumun yaklaşık % 15’i kullanılabilir (kemiklerden çekilir). Eğer kemiklerden çekilen kalsiyum kısa zamanda yerine konmazsa ağrılı kemik hastalıkları ortaya çıkar.Kemiğin diğer bir işlevi de toksik (zehirli) eser elementlerin geçici olarak kemik doku tarafından alı konmasıdır. Eğer toksik maddeler kemiklerde çok uzun bir dönemde ve yüksek miktarda alı konmuşsa sonuçta yine ağrılı kemik hastalıkları başlar.

4) Bakım ve Yönetim: Bir sığırın metabolik düzeninin iyi durumda olması sadece metabolik yapısına ve yedirilen yemin miktarına bağlı değildir. Aynı zamanda çiftliğin toprak ve otlak yapısına ve bakım ve yönetimine bağlıdır. Bazı topraklar eser elementler yönünden örneğin, iyot, bakır gibi noksan olabilir. Bunun zamanında araştırılıp noksanlıklar için önlem alınmadıkça mevcut durum toprağın devamlı bir şekilde ekilip biçilmesi ile daha da kötüleşebilir. Aynı durum devam ettiği sürece özellikle yüksek verimli hayvanlarda ağaç kabukları ve toprak yeme gibi pika (pica) olayları artmaya devam edecektir.
Metabolik bozuklukların artış kaydetmesinde diğer bir önemli bir unsur da tarımda aşırı gübrelemedir. Fazla potasyum magnezyum metabolizması ile etkileşim göstererek hayvanları, magnezyum noksanlığı gelişmesine duyarlı duruma sokar. Benzer şekilde, toprağa nitrat gübrelemesi ve kireçleme yapılması bitkinin bakır ve çinko alımını azaltmakta ve bunun sonucu hayvanda methaemoglobinaemia ortaya çıkmaktadır. Bazı fazlalıklar toprağın doğal bileşiminin bozulmasına yol açar. Örneğin fazla kireçli “teart” otlaklar yüksek molibden içerir. Bu durum hayvanın bakır absorbsiyonunu ve bakırdan yararlanmasını olumsuz etkiler.

Otlakların yoğun bir şekilde kullanılması otlağın tek tür bitki ile örtülmesine yol açar. Hayvanların otlakta sadece delice otu (çim - rygrass) tüketimi magnezyumun yarayışlılığını engeller ve ot humması olaylarının artmasına sebep olur.

Yukarıda sıralanan metabolik hastalıkların süt sığırlarında ortaya çıkması yüksek süt verimi elde etmek amacı ile yapılan seleksiyon ve genetik çalışmaların ürünüdür. Düşük süt verimli ineklerde bu tür hastalıklar hemen hemen hiç görülmez. Bu yüzden bu tür hastalıklara yetiştirme hastalıkları da denmektedir. Bu kısa açıklamalardan sonra yukarıda açıklanan hastalıkları tek tek ele alalım;
a-Süt Humması

( Milk fever – Doğum hipokalsemisi – Parturient hypocalcaemia- Parturient paresis)
Hastalığa süt humması denmesine rağmen vücut ısısı yüksek değil, hatta normalin altında seyreder. Süt humması hızlı (akut) seyreden bir metabolizma bozukluğudur. Değişmeyen ve teşhiste başlıca saptanan durum kan plazma kalsiyum seviyesinin hızlı bir şekilde 9.5 mg/dl’ den 5 mg/dl’nin altına düşmesidir. Kan plazma kalsiyum seviyesinin birdenbire düşmesi ile felç (paresis) görülür ve hayvan komaya girer. Olayların pek çoğu doğumu takiben üç gün içinde gerçekleşir.
Hastalığın ortaya çıkmasında çeşitli unsurların yanında hayvanın yaşı çok etkilidir. Genelde hastalık oranı ilk doğumda % 0.2 iken 6.cı doğumda %9.6’ya kadar yükselir.
Bazı sürülerde hastalığın % 25 kadar yükseldiği saptanmıştır. Mevsimsel faktörler de hastalık oranı üzerinde etkilidir. Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında daha çok görülür. Hastalık yıllara göre de değişkenlik gösterir. Bunun yanında genetik yapının da etkili olduğu, hastalığın esmer ırklarda siyah alacalardan daha yüksek oranda saptandığı, kalıtsal faktörlerin % 12.8 oranında rol oynadığı bildirilmektedir.

Hastalığın doğumla ilişkisi çok barizdir. %22’si doğumdan hemen önce, % 60.7’si doğumu takiben 1 gün içinde, %14.5’u doğumu takiben iki gün içinde, %2.8’i de üç gün veya daha sonra ortaya çıkmaktadır. Süt sığırlarında doğum hipokalsemisinin sebebi çok karmaşık bir durumdur. En basit şekilde süt veriminin başlangıcında vücut kalsiyum dengesinin bozulmasıdır. Süt verimine başlamış, ağız sütü (kolostrum) veren bir ineğin gereksinimi olan kalsiyumun hemen karşılanması gerekir. Özellikle buzağılamada normal besleme ve hazım seyrinin sekteye uğraması, çok hassas olan mineral metabolizmayı alt üst etmektedir.

Gelişmiş bir cenin ana karnından cenin zarı (plasenta) yolu ile saatte 0.2 g kalsiyum çeker. Doğum olduğunda bu olay durur fakat hayvanın süt verimi için daha çok, saatte 1 g kalsiyuma gereksinimi ortaya çıkar. Yüksek verimli süt sığırlarında bu miktar saatte 2 g’a kadar yükselir. Süt sığırlarının çoğu kalsiyum giriş ve çıkışını dengeler. Fakat bazılarında bu dengeleme mümkün olmayabilir ve geçici olarak kan kalsiyum seviyesi 9.5 mg/dl’den 7.0 mg/dl’ye kadar düşer. Bu durum özellikle üçüncü ve daha ileri yaşlarda doğum yapan süt sığırlarında ortaya çıkar. Hipokalseminin şiddeti laktasyonun ilk günü süte geçen kalsiyum miktarına bağlıdır. Bununla beraber, en önemli husus bazı süt sığırlarının aynı miktarda süt verimine sahip olmalarına rağmen diğerlerinden daha şiddetli bir şekilde hipokalsemiden etkilenmeleridir. Plazmada kritik kalsiyum seviyesi 6.5 mg/dl’nin altıdır. Çünkü bu düzeyde bir hipokalsemide kalsiyum gereksinimi sindirim sistemi hareketi ile karşılanamaz. Mide-bağırsak sistemindeki durgunluk (tembellik) besin maddelerinden kalsiyum alımını durdurur. Sığır hızlı gelişen ve şiddetli kalsiyum noksanlığına maruz kalarak plazma kalsiyum seviyesi yaklaşık 4.5 mg/dl’ye kadar düşer ve klinik bulgular ortaya çıkar.

Çeşitli faktörler, sığırın uyumunu ve klinik bir vaka olup olmayacağını zıt yönde etkiler. Birincisi, süt verimidir. Düşük verimli besi tipi süt sığırları nadiren hipokalsemik durumla karşı karşıya kalırlar. Fakat bu tüm yüksek verimli süt sığırlarında doğum hipokalsemisi görüleceği anlamına gelmez. Bu sebepten yüksek süt verimi önemlidir. Fakat hastalığın gelişmesi için tek unsur değildir.

İkincisi yaşlılıkla beraber metabolizmada yavaşlamanın ortaya çıkmasıdır. Yaşlı sığırlarda kemiklerde mineral değişimi yavaşlar ve aynı durum bağırsaktan kalsiyum emilmesini de etkiler. Ayrıca bağırsak içeriğinin sindirim sistemi boyunca geçişi yavaşlar. Tüm bu değişmeler sığırın fazladan ihtiyacının karşılanmasını ister istemez etkiler. Bu yüzden yaşlı sığırlar klinik bulguların ortaya çıkmasında daha çok riskle karşı karşıyadır.

Süt hummasına alıngan yapan üçüncü unsur doğum öncesi diyetle kalsiyum alımıdır. Doğum öncesi yüksek düzeyde kalsiyum alan süt sığırı, düşük seviyede kalsiyum alandan daha fazla hipokalsemi durumuna alıngandır. Bu hususta hormonal mekanizmanın rol oynadığı çok iyi bilinmektedir. Gerçekten paratiroid bezinde işlevsel yetersizlik önemli bir rol oynamaktadır. Bununla beraber hipokalsemide paratiroid bezinin tepkisi süt hummasına mütemayil sığırlarda diğerlerinden daha şiddetlidir.

Sığırın fazla kalsiyum alması tiroid bezinde C hücrelerini kalsitonin (calcitonin) sekresyonu için tehbih eder. Süt sığırlarında kalsitonin hormonu daimi bir şekilde aktif (işlevsel) bir durumdadır. Çünkü süt sığırları fazla kalsiyum tüketir. Klinik bulgular görüldüğünde dahi hayvana damar içi fazladan kalsitonin verilmesi hipokalseminin şiddetlenmesine yol açar. Böylece yüksek kalsiyumlu diyetler mineral metabolizmanın kalsitonin hormonunun etkisine maruz kalmasına yol açar. Böylece sistemleri değiştirerek ve kalsiyumun harekete geçmesini engelleyerek (durdurarak) hipokalsemiye yönlendirir. Klinisyen veteriner hekimler, süt hummasında kalsitonin hormonunun öneminin sadece akademik düzeyde olduğunu kabul ederler. Fakat ortaya çıkan pek çok süt hummasında gebeliğin son döneminde mineral dengenin basit bir şekilde düşük kalsiyum durumuna yöneltilmesinin gerektiğini ileri sürerler.

Süt hummasına alınganlıkta dördüncü unsur sindirim sisteminde gelişen peristaltik hareketlerin (besin maddelerini ileriye doğru iten) yavaşlamasıdır. Süt veren sığırın sindirim sisteminin daimi işlevsel olmasının rolü çok önemlidir. Sindirim sisteminin işlevinde duraklama klinik hipokalsemiye yol açar. Deneysel olarak hiyosin (hyoscine) verilmesi ile bağırsak hareketlerinin engellenmesi ile 2 saat içersinde hipokalsemik felç durumu şekillendirilmiştir.
Doğumda da benzer şekilde bağırsak hareketleri yavaşlamaktadır. Aynı zamanda tek başına hipokalseminin sindirim sisteminde durgunluğa yol açtığı ve devam ettiği gözlenmekte, belirtiler daimi olmakta, ancak kalsiyum boroglukonatla vücut kalsiyum seviyesi yükseltilebilmektedir.

Bazı tip besin maddeleri bağırsak hareketlerinin yavaşlamasına yol açar. Özellikle ıslak (öz su bakımından zengin) sonbahar çayırları ve hazım olabilirliği yüksek kesif yemler ve silajlar gibi. Buna karşın kaba yemler, örneğin kuru ot ve arpa samanı sindirim sisteminin işlevselliğini sürdürmesinde daha etkilidir.

Bazı hormon etkileşimleri sindirim sisteminde durgunluğa yol açar. Örneğin, doğumda östrojen uyarısı altında kalan bir sığır iştahsızdır ve plazmadan süzülebilen kalsiyumda hızlı düşüşe yol açar. Fakat süt hummasına alıngan bir sığır östrojen hormonu bakımından diğerlerinden farklı değildir. Östrojenin muhtemel etkisinin doğumda dengeyi bozması ile ender vakalarda süt hummasının laktasyon döneminde kızgınlıkla bir araya gelmesine yol açar.
Son olarak bazı beslenme dengesizliklerinin doğum hipokalsemisine yol açtığı ileri sürülebilir. Buna örnek olarak toplam diyetin “asidite” ve “alkalisite”si gösterilebilir. Tabii ki bu terimler diyetle metabolize olmayan katyon ve anyonların bir ifadesi olarak algılanmalıdır. Örneğin, sodyum bi-karbonat metabolize olmayan katyon ve metabolize olabilen sodyumla anyon olan bi-karbonatlardan oluşur. Eğer diyet, fazla metabolize olmayan anyon içerirse, kalsiyum, magnezyum, potasyum ve sodyum gibi, depo kalsiyumun harekete geçmesi (mobilizasyon) güçleşmektedir. Diğer taraftan asidik diyetlerin süt hummasından korumada rolü olduğu, bazı hallerde diyete amonyum klorür ilavesinin koruyucu olduğu ileri sürülmektedir.

Süt hummasında diyete bağlı diğer dengesizlik magnezyum noksanlığıdır. Magnezyum noksanlığının sonbaharın ıslak otlaklarında otlanan hayvanlar için ayrı bir önemi vardır. Deneysel olarak hafif seyreden magnezyum noksanlığının, kemik metabolizmasında kalsiyumun hareketlenmesini durdurduğundan, süt humması üzerinde doğrudan etkisi olduğu ileri sürülmektedir. Bu durumun aksine fazla magnezyum tüketimi doğum hipokalsemisini hızlandırmaktadır.
Böylece süt hummasına karşı koruyucu olarak gereğinden yüksek magnezyum verilmesi ters etki yapar. Hatta fazla magnezyum kalsiyumun bağırsaklardan emilimi ile araya girerek kalsitonin hormon sekresyonunu tembih ederek kan kalsiyum düzeyinin düşmesine neden olmaktadır.
Klinik Bulgular ve Tanı: Hipokalsemide karakteristik ve teşhise ait özellik esas olarak klinik bulgulara dayanır. Düşük yoğunlukta kan kalsiyumu başlangıçta kas ve sinirlerin zarlarında aşırı hassasiyete ve daha fazla uyarılma ve kasılmalara (tetany) yol açar. Doğum felcinin daha sonraki dönemlerinde beklenenin aksine kas felci vardır. Fakat kasılmalar kaide değildir. Bu durumun izahı, kalsiyum düşüklüğünün hücre zarı geçirgenliğini azalttığından kasların kasılmasını felç etmesidir. Bir başka arzu edilmeyen husus, artan hücre geçirgenliği yüzünden hücreden fosforun dışarı sızmasına ve dolayısıyla kas liflerinin dejenerasyonu ve ölümlerine yol açmasıdır. Bu durum sığırları “düşkünlük sendromu” (Downer cow syndrome) hastalığına alıngan kılmakta ve sığırlara kalsiyum boroglukonat verildiği halde ayağa kalkamamaktadır.

Doğum felci genellikle dar bir zaman parçası, hemen hemen doğumdan sonra üç gün içersinde görülmektedir. Kalsiyum boroglukonate verilmesine karşı tatmin edici tepki hastalığın doğum felci olduğunun ispatıdır. Bununla beraber ayrıntılı tanı çok önemlidir. İlk çapraşık unsur çeşitli tipte, kas lifleri (tendons) yırtılmaları, kemik kırılmaları, kas kıvrılmaları dolayısıyla hayvanın boylu boyuna yatar vaziyet almasıdır. İyi tarafı, doğum felcinin klinik bulgularının çok belirleyici olması ve teşhisi doğrulamak için nadiren kan kalsiyum analizine başvurulmasıdır. Kan plazma veya serum kalsiyum analizine gerek duyulduğunda 7 mg/dl’nin altında, genellikle 5 mg/dl seviyesindedir. Basit vakalarda kanda fosfor düşüklüğü ve kan şekeri yüksekliği gözlenir.
Ayrıntılı tanıya karmaşık şekilde seyreden doğum felcinde gerek duyulur. Bunun için özel yaklaşımla koruyucu tedavi ve muamele gerekir. Hem hipokalsemi ve hem de magnezyum noksanlığı (hypomagnesaemia) durumu gibi karmaşık durumlarda hayvan daha çok uyarılmakta ve bulgular şiddetli seyretmektedir. Eğer kan şekerinde düşme (hypoglisemi) de varsa durum daha da karmaşıktır. Bu durumda açlık semptomları (starvation syndroms) diğer bulguları bastırır ve hipokalsemi, ot humması (magnezyum noksanlığı) ve ketozisle karıştırılır.

Sığırda doğum hipokalsemisi çeşitli evrelerde gelişir. İlki, her zaman saptanamayan aşırı uyarılma ve aşırı duyarlılık, kaslarda titremeler, seğirmeler, kulakların düşmesi gibi durumlardır. Daha sonra arka bacaklarda sertleşme ve sığırın bir taraftan diğer tarafa sendeleyerek yürümesi ve çok kısa bir zaman sonra katılaşmış bir şekilde, rahat olmayan bir durumda yere veya uygun olmayan bir yere (koridor, su yalağının yanı gibi) düşmesi ile sonuçlanır.
İkinci safha arka bacaklar üzerine çömelmiş, göğüs üzerine yatma şeklinde başlar. Hayvan kasvetli ve bilinçsiz bir durumdadır. Ayağa kalkamaz ve burnunu (kafasını) böğrüne dayamış vaziyettedir. Vücut ısısı düşmeye başlar. İşkembe hareketleri durur ve kabızlık baş gösterir. Kalp-damar sisteminde zayıf nabız ve kalp atışı gözlenir. Hatta tedavisi için boyunda seyreden kalın damarı (vena jugularis) tespit etmekte zorlanılır. Sığır, birkaç saat içersinde tedavi edilemediği zaman ölür. Ölüm sebebi işkembe şişkinliğinden dolayı solunum yetmezliği ve kalp durmasıdır.

Koruma: Sürüde az sayıda ve ortalama % 5 oranında seyreden süt humması vakalarında genel bir önlem gerekmeyebilir. Sürüde süt hummasına hassas hayvan grubunun tespiti yerinde olur. Bazı sığırlar hemen her doğumda süt hummasına yakalanır veya bu hayvanlar süt hummasına hassas soydan gelebilirler. Bunlara karşı ferdi dikkat gösterilmelidir. Örneğin koruyucu olarak bunlara yüksek dozda (10 milyon I.U) D3 vitamini enjeksiyonu yerinde olur.

Yüksek oranda süt hummasının seyrettiği sürülerde daha etkili koruyucu önlemlerin alınması gerekir. Yöntem seçimi önemlidir. Örneğin yukarıda önerilen D3 vitamini enjeksiyonu, hayvanlarda magnezyum noksanlığı varsa koruyucu olmaz. Sürüye göre uygulanacak yöntem aşağıdaki soruların cevabına göre seçilir;
Rasyonda bir mineral dengesizliği, yüksek kalsiyum, noksan fosfor ve magnezyum söz konusu mudur?
Yem analizinde alkalozisi yansıtan bir durum var mıdır?
Doğum yapan sığırda sindirim sisteminin hareketinde bir yavaşlama var mıdır?

Hayvan kuru dönemde çok fazla yağlanmış mıdır? Yağlı karaciğer sendromu ve ketozis’e alınganlık durumu söz konusu mudur?

Hayvan, kesif yem verilmeden sadece ıslak çayır otları ile mi besleniyor ?

Doğum felcinde koruyuculuk bakımından en etkili ve genel amaca yönelik uygulama, gebeliğin son haftasında düşük kalsiyum içeren bir rasyon düzenlenmesidir. Denemelerde, bu uygulamaların etkili olduğu fakat pratik yönden uygulamada güçlük yarattığı ileri sürülmektedir. Örneğin kaba yemlerin kalsiyum içeriğinin yüksek olması dengelemede güçlük yaratmaktadır. Kalsiyum alımının 50-100 g/gün arasında tutulması uygun görülmekte ve iki haftadan fazla düşük kalsiyumla beslenme tavsiye edilmemektedir. Çünkü sığırın bir önceki dönemde kaybettiği mineral rezervini tekrar kazanması gerekir. Doğumun 3.cü gününden itibaren kalsiyumun günlük 150 g ’a çıkarılması gerekir.

Doğumdan önce kalsiyum alımındaki değişikliğin amacı kemik metabolizmasını uyararak vücut rezervinin harekete geçmesini sağlamaktır.

Doğum öncesi 7 gün süre ile yüksek dozda (10 milyon IU/gün) D3 vitamini enjeksiyonu kemik kalsiyumunun harekete geçmesini sağlamada hayli etkilidir. Yüksek dozda D3 vitamini enjeksiyonunun bazı hallerde kemik kalsiyumunun yüksek oranda hareketlenmesine yol açtığından, böbrek ve kalp damarlarında metastazik (yayılma) kalsiyum birikimine yol açması söz konusudur. Bu yüzden, ancak doğum öncesi 7 günlük bir uygulama yapılmalı ve doğum olmamışsa (veya olmazsa) birkaç gün ara verilerek tekrar uygulamaya geçilmelidir. D3 vitamini enjeksiyonu ile bu dönemde 50 g/gün magnezyum ilavesi de yapılmalıdır. Çünkü magnezyum noksanlığı metastazik kalsiyum birikiminin şiddetlenmesine yol açar.

Sağıtım: Doğum felcinde sağıtımın esası kan kalsiyum seviyesinin gecikmeden normal düzeye yükseltilmesidir. Böylece kas ve sinirlerde yıkıma yol açmadan hayvanın uzun süre yatalak vaziyette kalması önlenmiş olur. Başarılı bir sağıtım doğum yapan hayvanın sürekli incelenmesine bağlıdır. Böylece hayvanda daha ilk klinik bulgular görülür görülmez müdahale edilmiş olunur.

Kalsiyum boroglukonatın % 25’lik eriyiği damar içi çok yavaş bir şekilde verilir. Deneyler en az 9 g kalsiyum verilmesinin gereğini ortaya koymuştur (6 g rahatlık sağlar, fakat 12 g oldukça yüksektir). Kalsiyumun verilmesi ile kalp atışları düzensizleşir, fakat kalsiyum boroglukonatla akut zehirlenme çok nadirdir.

Daha karmaşık durumlarda ilave olarak magnezyum ve dekstroz da damar içi verilmelidir. Bazen hem damar içi, hem de deri altı kalsiyum boroglukonat verilmesi daha etkili olmaktadır. Kalsiyum boroglukonat damar içi verilirken deri altı yolla dekstroz verilebilir.
Pek çok hayvan hızlı bir şekilde şifa bulur, 5-10 dakika içersinde hayvan önce başını yukarı kaldırır, sonra ayağa kalkar. Eğer olay tekrar ederse, bu 24 saat içersinde gerçekleşir ve ikinci uygulamaya gereksinim duyulur. Bazı olaylarda mineral metabolizmanın dengelenmesine kadar hastalığın nadiren nüksettiği görülür. Sağıtım devam ederken kalsiyum kaybını önlemek için meme başlarından hava verilmesi oldukça yarar sağlar. Hayvan yatalak kaldığı sürede sık sık bir yandan öbür yana yatış şekli değiştirilmelidir.


b-Yatalak Sığır (The downer cow)

Süt hummasına yakalanmış fakat başarılı sağıtım yapılmamış hayvanlar “yatalak sığırlar” (downer cows) olarak adlandırılır. Bu hayvanlar tez canlı görünür, isterler fakat arka ayakları felçli olduğundan ayağa kalkabilmeleri mümkün değildir. Bazıları ön ayakları üzerine kalkarak, sürünerek yürümeye çalışır. Yatalak sığır sendromu metabolik hastalıklardan farklı değildir. Sadece doğum felcinin devamı olan bir durumdur.

Hayvanın 4-6 saat kadar yatalak kalması bile, sert zemine temas eden vücut kısımlarında kan dolaşımı engellendiğinden, kas çürümelerine (işemik nekroz) ve sinirlerde iltihaba yol açar. Kan enzim profilinin ölçülmesi sonucu serum glutamik oxalo transaminase (GOT) ve creatine phosphokinase (CPK) gibi enzimlerin yıkıma uğramış kas hücrelerinden kana geçmesi ile yükseldiği görülür. İdrarda pozitif myoglobin reaksiyonunun görülmesi hastalığın ilerlemiş halini yansıtır ve böyle hayvanın iyileşmesi mümkün değildir. Doğum travması sonucu siyatik sinirin tahribi sonucu felç gelişebilir. Hayvanın ani düşmesi ile leğen kemiği kırılmış olabilir. En sonunda hayvanda meme ve döl yatağı iltihapları gelişir.
Bazı hallerde, kırık, çıkık yoksa, bir haftalık yataklık süresinden sonra bile iyileşme görülebilir.
Yatalak hayvan nadiren doğum felci klinik bulguları gösterir. Kan kalsiyum, fosfor, magnezyum ve glikoz seviyeleri normal sınırlar içersindedir. Eğer değilse damar içi tedavi iyi sonuç verebilir. Fosfat eriği verilmesi bazen çok etkilidir.

Sağıtım için çok iyi gözlem ve bakım gereklidir. Yumuşak, kalın yataklıklar kullanılmalıdır ve hayvan her 2-4 saatte bir diğer tarafa çevrilmelidir. Arka bacaklara masaj yapılarak, açıp kapayarak kan dolaşımının hızlandırılması sağlanmalıdır. Ayağa kalkma gayreti gösterenlere yardım edilmeli ve sağ ve soluna dayanaklar konulmalıdır. Sabırla, yavaş yavaş ekzersizler yapılmalıdır.

c-Ot Humması (Çayır Tetanisi)


(Hypomagneseamic tetany, Grass tetany, Laktation tetany)
Sığırlarda yüksek oranda ölümlere neden olan bir hastalıktır. Oldukça hızlı seyreder. Otlakta hayvan ölü bulunmadan önce dahi klinik bulguları saptamak zordur. Ot humması çok iyi otlakta otlatılan ve süt verim döneminde olan sığırlarda görülür. Süt verim döneminde inekler ot hummasına daha duyarlıdırlar. Teşhis yönünden özelliği kan magnezyum seviyesinin düşmesidir. En basit klinik bulgu hayvanda fazla telaş ve titreme görülmesidir.
Kan magnezyum seviyesi düşük (hypomagneaemic) sığırlar aynı zamanda hipokalsemik sığırlardır. Bu durum klinik bakımdan oldukça önemlidir. Çünkü tetaninin ortaya çıkışı serum kalsiyum seviyesinin de birdenbire düşmesi demektir. Hatta kısa dönem açlık veya baskı (stress) hipokalseminin gelişmesi için yeterlidir. Böyle durumlarda hayvan nakli otlakların değiştirilmesi, diyette ani değişiklik, geçici hazımsızlık gibi durumlar serum kalsiyum seviyesinin ani düşmesine yol açar.

Barınaklarda tutulan kesif yem ve kuru ot vs. gibi yemleme rejimine tutulan hayvanlarda ot humması görülmesi enderdir. Süt verim dönemlerinde sığırların ilave magnezyuma gereksinimleri vardır. Bu yüzden magnezyum saplamenti yapılmadan çayıra salınan sağımdaki hayvanlar ot hummasına duyarlı hale gelirler. Islak çayır ve otlaklarda beslenen hayvanlarda magnezyumun bağırsaklardan emilme oranı düşer ve magnezyum noksanlığı gelişir. Normal süt veren bir sığırın 20 g/gün magnezyuma gereksinimi vardır. Mağnezyum bileşiklerinin bağırsaklardan absorblanması oranı düşüktür. Kalsine magnezit denilen ingiliz tuzunun dahi emilimi düşüktür. Genel kaide otlarda magnezyum seviyesinin % 0.2’den düşük bulunması kan magnezyum seviyesinin düşmesine yol açar.

Ot hummasında karmaşık olan hususlar aşağıda sıralanmıştır;
Yeşil çayır otlarında magnezyum, kurutularak muhafaza edilen otlardan daha düşüktür.
Tek tük delice otu (çim) bulunan çayırlar diğer geniş yapraklı türlere göre magnezyum bakımından daha düşüktür.
Otlağın azot ve potasyum gübrelemesi bitkilerin magnezyum alımını ve magnezyumunun bağırsaklardan emilmesini düşürür.
Diyette hayvanın gereksiniminden yüksek kalsiyum bulunması magnezyum emilimini düşürür ve bu yüzden otlaklarda kireçleme yapılması, hayvanların ot hummasına karşı alıngan hale sokar.
Protein oranı yüksek yemler, işkembede amonyak gazı miktarının artmasına ve muhtemelen magnezyum-amonyum fosfat çökmesi sonucu magnezyum absorbsiyonunun düşmesine yol açar.
Doğada çeşitli magnezyum şelatları yer almaktadır. Ketobutirik asit, sitrat veya transakomitik asit bunlar arasında yer almaktadır. Bu şelatlar sadece birincil önlemlerinden başka hazır kritik bulgular şeklinde ortaya çıkmasına yol açar.

Klinik Bulgular ve Tanı: Süt hummasında olayların pek çoğu şiddetli klinik semptomlarla birlikte ölüme kadar çok hızlı gelişir ve bakıcıların hasta hayvanları tanıyıp gerekli önlemleri almalarına zaman tanımaz. Tetani ile birlikte hayvan hemen kollapsa girer (yıkılır) ve ölür. Sürüde ciddi bir inceleme neticesinde normal otlayan hayvanlardan hangisinin hastalığın başlangıcında olduğu anlaşılır. Hayvan çılgın, şuursuz bir şekilde, sağa, sola çok hızlı koşar ve çırpınarak yere düşer. Bazen çırpınma ve ölümden önce geçici bir iyileşme görülür. Hastalık bazen müzmin seyreder. Sığır rahatsız bir durumdadır. Dokunma ve uyarılara çok hassastır. Yem yemesi durmuştur. İdaresi güçleşir. Çırpınmalar başlayıncaya kadar birkaç gün bu şekilde devam eder. Bazen tüm sürü hayvanlarında yukarıdakine benzer durumlar görülür ve kendiliğinden iyileşmeler olur.

Hızlı seyreden (akut) vakalarda beden ısısı artar (muhtemelen tetani sonucu aşırı kas hareketlerinden dolayı). Kalp atışları düzensizdir. Uzaktan bile hissedilebilir.

Ot hummasının süt hummasının (doğum felci) bir nedeni olarak da ortaya çıktığını yukarıda belirtmiştik. Bu durum özellikle sonbaharda sığırların kan magnezyum noksanlığı ve doğum öncesi aşırı hassas oluşuna yol açar. Aşırı duyarlılık ve tetanik kasılmalar felcin özelliğidir. Hissiz ve gevşek bir kollaps hali ile karakteristik doğum felcinden ayrılır.

Koruyucu ve Küratif Sağıtım: Koruyucu sağıtım, hayvanın normal günlük magnezyum gereksiniminin karşılanması ile mümkündür. Fakat bu durum düşünsel olarak basit görünürse de pratikte bazı farklı durumlar ortaya çıkmaktadır. Alışılagelmiş yöntem ilkbaharda ve sonbaharda çayıra çıkarılan hayvanlara ilave magnezyum verilmesidir. Hayvanlara, çayırda iken ağız yolu ile 60 g/gün magnezyum oksit (MgO) verilmesi hastalığa karşı koruyucu etki yapar. Magnezyum akşam veya sabah yemlerine ya da bir miktar melasla karıştırılmış bir şekilde yedirilebilir. Potasyum gübrelemesi yapılmış araziden elde edilen ürünlerin yedirilmesinde de ilave magnezyuma gereksinim vardır.

Küratif sağıtımda çok hızlı hareket gereklidir. Hatta yaylımda olan hayvanlar için bakıcı ve çoban yanında devamlı magnezyum eriyiği bulundurmalıdır. Eriyiğin enjeksiyonu (damar içi) çok yavaş yapılmalıdır. Hızlı verilmesi kalp durmasına yol açar. Hem kalsiyum hem de magnezyum eriyiği verilmesi gerektiğinde damar içi yolla kalsiyum, deri altı yolla magnezyum verilmelidir. Şifa hemen gerçekleşir.Ancak kan magnezyum seviyesi 24 saat içersinde düşme meyli gösterir ve klinik bulgular tekrar ortaya çıkar. Sonuç alınıncaya kadar tedaviye devam edilmelidir.
d-Buzağılarda Magnezyum Noksanlığı Tetanisi

(Magnezyum noksanlığı kasılması)
Bu durum yaşlı sığırlardaki çayır tetanisine benzer. Düşük magnezyum alımı ile ortaya çıkar. Uzun süre sütle beslenen buzağılarda, süt magnezyum seviyesi düşük olduğundan müzmin bir magnezyum noksanlığı vardır. Sürekli ishal noksanlığı hızlandırır. Kapalı tutulan buzağılar daha çok etkilenirler. Hayvanların genelinde aşırı hassasiyet görülür ve bazıları tetani ve çırpınmalar sonucu ölür. Magnezyum sülfatın damar içi verilmesi geçici iyilik sağlar. En etkili çözüm hayvanları yeme alıştırarak yemle yeterli mağnezyumun alınmasını sağlamaktır.


e-Osteodistrofi (osteodystrophy)

Erişkinlerde kemiklerde mineralleşmenin bozulması veya gençlerde kemiklerin gelişmesi için yetersiz mineral alımı sonucu ortaya çıkan bozukluğu belirtmek için sıkça kullanılan bir sözcüktür. Anlamı, kemiklerde normal gelişmenin durması ve gelişmiş (olgun) kemiklerde metabolizmanın bozulmasıdır. Sığırlarda değişik tipte kemik bozuklukları gelişir. Bunların pek çoğu mineral ve vitaminler başta olmak üzere besinsel yetersizlik sonucudur. Kalsiyum, fosfor ve D vitamini fazlalığı veya dengesizliği birinci rol oynar. Eğer, fosfor noksanlığı protein noksanlığı ile birlikte seyrediyorsa bariz bir fosfor noksanlığına karşı fosfor saplementi sonuç vermeyebilir veya fosfor noksanlığına karşı kullanılan bileşik, yüksek flüor içeriyorsa kemiklerde patolojik bozukluklar ortaya çıkabilir. Hatta çok iyi beslenen süt sığırı çok kolay bir şekilde kemik hastalığına yakalanabilir. Arka arkaya olan gebelik ve yüksek süt verimleri iskeletteki rezervin azalmasına ve yavaş bir şekilde “süt topallığı”nın gelişmesine yol açar.

Kemik hastalıkları, sadece noksan mineralleşmeye bağlanamaz. Bazı durumlarda osteopetroziste (osteopetrosis) olduğu gibi kemiklerde aşırı kireçlenme görülür. Kemiklerde doğuştan gelen bozukluklar ortaya çıkabilir ve sonunda kemik yapısı ve işlevlerinde garip patolojik bozukluklar gelişebilir.
f-Süt Topallığı (milk lameness veya osteoporosis)


Süt topallığı muhtemelen sığırların en sık rastlanan bir kemik hastalığıdır. Yüksek verimli süt sığırlarında süte yüksek miktarda mineral geçişi ile diyetle alınan mineral arasında bir dengesizliğin ortaya çıkmasıdır.
Süt sığırında “süt topallığı” vücuda giren ve çıkan mineral miktarında dengesizlik sonucu gelişen tipik bir yetiştirme hastalığıdır. Çiftlikte uygulanan beslenme şartlarına göre gelişir. Eğer rasyon başlıca kaba yem maddelerinden oluşuyor ve bunlar çiftlikte bilinen doğal noksanlıkların bir ürünü ise, kesif yeme dengeli bir şekilde mineral saplementi gerekir. Sorunlar, otlaklara ve bölgesel üretilen kaba yemlere güvenilmesi ile başlar. Örneğin, kireçli arazide yetişen bitkilerde yüksek oranda kalsiyum içermesine rağmen fosfor noksandır. Diğer taraftan, granit kayalık üzerindeki topraklar asitleşmeye meyillidir ve kalsiyum noksanlığı gelişir. İşin iyi tarafı sığırlar çok az sapmalara iyi uyum gösterirler. Ancak, hızlı gelişme çok yüksek süt veriminde giriş ve çıkış dengesi bozuksa bu durum metabolizmaya aşırı yük getirir.

Sığırda fosfor noksanlığı özel bir durum ortaya kor. Fosfor, sadece kemiğin yaşamsal bir parçası olmayıp aynı zamanda hazım için temel bir madde olma özelliği taşır. Tükürük salgısında, işkembe sıvısında pH’yı optimum seviyede tutmak için tampon rolü oynar ve dahası işkembe fauna ve florasının üremesini sağlar. Böylece fosfor noksanlığı her ne kadar doğrudan kemik metabolizmasını etkilerse de, aynı zamanda büyüme için besin maddelerinin, örneğin proteinin, iyi hazmedilmesini engeller. İyi bir kemik metabolizması iyi bir protein metabolizmasına bağlıdır.

Özetlersek; aşağıda sıralanan hususlar süt topallığı veya osteoporozisin ortaya çıkmasına yol açarlar;
Diyette (rasyon) mutlak kalsiyum, fosfor ve D vitamini noksanlıkları ve bunlar arasında çok büyük oransızlıklar.
Tüketimin (giren) düşük, verimin(çıkan) yüksek oluşu.
Diğer minerallerle, örneğin magnezyumla etkileşim.
Osteogenoziste de kemikler kolayca bükülür ve hayvanın normal ağırlığında de biçimleri bozulur. Genellikle kendiliğinden kırıklar şekillenir. Hayvan ağrı hisseder ve otlama kabiliyeti ve yem tüketimi azalır. Uzun kemikler yay vaziyeti alır ve uç kısımları şişkinleşir. Sonucunda sert eklem ve topallık baş gösterir. Dişlerde sağlığa zararlı yıkım gerçekleşir. Kesici dişlerin çıkışı durur. Azı dişlerde şiddetli yıpranma vardır.

Topallıkla birlikte özellikle fosfor noksanlığında seyreden diğer klinik bulgular pika ve kısırlıktır.
Koruyucu ve Küratif Sağıtım: Beslenme osteoporozisi uygun bir mineral saplamentasyonuna cevap verir ancak şifa dönemi uzun sürer. Mineral karışımı diyete ilave edilerek ağız yolu ile verilir. D vitaminin enjeksiyonla verilmesi tavsiye edilir. Çok ilerlemiş olaylarda ağrıları dindirmek için ağrı kesiciler verilmelidir. Hayvanı sert hareketlere zorlamamalı ve kalın yataklıklar serilmelidir.
g-Rumen Asidozu (asidosis)

Asidozis, işkembe ve börkenek içeriğinin normal pH’sının 6’dan 4’e ve hatta daha aşağılara düşmesiyle ortaya çıkan ön mide sindirim bozukluğu hastalığıdır. Hastalık kolay sindirilebilir karbonhidratlardan zengin gıda maddelerinin aşırı miktarlarda alınmasıyla ortaya çıkar. Bunlar sıra ile: pancar yaprağı, şeker pancarı posası, hayvan pancarı, buğday, arpa, ekmek, ekmek mayası, kepek, un, mısır, patates, elma, üzüm, bira mayası, kesif yem karması, değirmen artıkları vs.dir. Fakat hastalığın çıkışında en fazla buğday ve buğday ürünleri etkili olmaktadır (un ve ekmek).

Bazen hayvanın yeni yem maddelerine alıştırılmasında veya hayvana normal sınırlar içinde yem verilmesinden sonra dahi, asidozis meydana gelmektedir. Bu durum, çoğunlukla rasyondaki kaba yem oranının az olmasından ileri gelmektedir.

Hafif olaylarda; gelip geçici bir iştahsızlık, işkembe hareketlerinde azalma, süt veriminde düşme, dışkının çamurumsu bir kıvam alması, renginin daha grimsi olması gibi belirtiler vardır. Orta derecedeki olaylarda hayvan durgundur, sürekli yatmak ister. Süt verimi ani olarak durur. Şiddetli olaylarda hastalar komaya girer ve yerde yatarlar. Beden ısıları ölmeden hemen önce düşmeye başlar. Hastalar tedavi edilmediğinde ölüm, kan dolaşım yetmezliğinden ileri gelir.

Genel durumu bozulmuş ve yerde yatan hayvanlar, 12 saat içersinde ayağa kalkamazlar veya hiçbir iyileşme belirtisi göstermezlerse kesime sevk edilir. Hastalığın tedavisinde hafif olaylarda yemin değiştirilmesi ve taze işkembe içeriği içirilmesi uygundur. Yeni olgularda ve işkembenin sert gıdalarla dolgunluğunda ve hayvan ayakta olduğu sürece rumenotomi dediğimiz mide ameliyatı yapılarak hayvanın ön mide içeriği tamamen boşaltılır. İçerik boşaltıldıktan sonra işkembe 200-300 g sodyum bi- karbonat ilave edilmiş 2-3 kova ılık su ile birkaç kez yıkanmalıdır.


Yıkama işleminden sonra 5-10 lt taze işkembe suyu + 3 - 5 g tetrasiklin + 100 gr mineral madde karışımı ilave edilerek kapatılır. Bu işler zamanında yapılmışsa başarı şansı yüksektir. Ayrıca sıvı kaybını bertaraf etmek için en az 2 - 4 lt izotonik serum fizyolojik damar içi verilmelidir.


Gerek besi, gerekse süt hayvanlarında beslenme hataları sonunda meydana gelen rumen asidozisi olaylarından korunmada en önemli faktör, hayvanlara verilen rasyonun dengeli olmasıdır. Besi hayvanlarında besi başlangıcının kritik dönemlerinde uyumu sağlamak için başlangıçta kaba yem oranı yüksek tutulmalı ve yeni yeme alıştırılarak (7 günlük bir süre içinde) geçiş yapılmalıdır.

h-Rumen Alkalozu


Gevişenlerde görülen alkalozis olayları, daha çok protein oranının fazla, karbonhidrat oranının düşük olduğu rasyonlarla beslenme sonucu ortaya çıkar. İşkembe sıvısının pH değeri, protein sindiriminin ağır basması ve aynı zamanda karbonhidrat fermentasyonunun azalması sonucu yükselmektedir (Alkalik pH).

Süt ineklerinin beslenmesinde rumen alkalozu, özellikle süt verimine dönük beslenmeyi takiben ortaya çıkmaktadır. Erkek hayvanlarda; satış, sergi maksadıyla süratli ve iyi bir kondisyon elde etmek veya damızlık için yapılan beslenme sonralarında görülür. Protein yapısında olmayan azotlu maddelerin (üre, amonyum karbonat) fazla miktarda verilmesi halinde ve yine ani gıda değiştirilmelerinde de ortaya çıkmaktadır.
Belirtiler; süt sığırlarında iştahsızlık, hafif timpani ve zaman zaman ishal görülür. Süt yağı düşer. İşkembe içeriğinin kokusu amonyak kokusunu andırır ve kıvamı hafif koyulaşmıştır. pH 7.5 - 8.0’a kadar çıkmıştır. Yedirilen yemlerin analizi, işkembe içeriğinin muayenesiyle elde edilen bulgulara ve klinik belirtilere bakılarak tanı konur. Alkalozis, rumen asidozu ile karıştırılabilir.

Sağıtım / Tedavi için ön mide içeriğinin boşaltılmasıyla işe başlanır. İçerik mümkün olduğu kadar boşaltılıp, yıkama yapılır. Daha sonra pH’yı normale çevirmek için 5 lt suyla 500 - 700 cc üzüm sirkesi veya 0.5 lt % 80’lik sirke asiti 5-10 lt suyla hayvana içirilir. Yem olarak melas, pancar posası, hububat kepeği ve iyi kaliteli kuru ot verilmelidir..

ENFEKSİYÖZ NEDENLERE BAĞLI YAVRU ATAMALAR
(ABORTUSLAR)

a-Bruselloz (Brucellosis)

Sığır brusellozu, “Brucella abortus bovis” tarafından şekillendirilen, akut ve kronik seyirli, enfeksiyöz bir hastalıktır. İneklerde, gebeliğin 5. – 7. aylarında yavru atma ile seyreder ve hastalık yavru atan hayvanlarda sonun atılamamasına neden olabilir.

Sığır üretilen yerlerde çıkan bruselloz hastalığı , büyük ekonomik kayıplara neden olur. Hastalığın bulunduğu bölgelerde gebelerin %80’i yavru atar veya cılız buzağı doğurur. Hasta ineklerde, süt verimindeki azalmalar önemli boyutlardadır.

Hastalığın görülmediği bölgelere hasta sığırların sokulmasıyla, bölge bulaştırılmış olur. Doğum sırasında, yavru ve yavru zarlarıyla hastalık çevreye bulaştırılabilir, ya da başka bir bölgeden yeni doğum yapmış hasta ineklerin satın alınmasıyla, bu hayvandan gelen vajinal akıntılarla hastalık sağlamlara bulaştırılır. Yine hasta boğaların tabii ve suni tohumlamada kullanılmasıyla bulaşma olmaktadır. Bulaşmada ayrıca; yırtıcı hayvanlar, kuşlar, celepler ve suni tohumlama teknisyenlerinin rolü büyüktür. Hastalık etkeni olan mikroplar vücuda, yaralanmış deri ve mukozalardan veya sağlam deriden kontak yolla ve sindirim sisteminden girebilir.

Hastalığın insanlara bulaşması, hasta sığırlarla temas halinde olan insanların deri ve gözleri ile olmaktadır. Özellikle doğum sırasında yapılan müdahalelerde, yavru atma olaylarında hayvanın plasentasının alınması ve kısırlık tedavisi sırasında, brusella ile bulaşık ahırlarda çalışanların; bulaşık gübre, hayvansal akıntılar ve idrarla temaslarında, ayrıca et ve dericilikle uğraşanlarda bulaşma şekillenebilir. Hastalık etkenleri, enfekte süt ve böyle sütlerle yapılmış peynirlerin taze olarak yenilmesi veya bulaşık etlerin pişirilmeden kullanılması sonrasında etken vücuda girer. Enfeksiyonu almış insanlardan hastalığın sığırlara bulaşması çok enderdir.Hastalığın insandan insana geçmesi söz konusu değildir.

Hastalığın görülen ve en önemli belirtisi, gebeliğin 6.-7. aylarında ortaya çıkan yavru atmalardır. Kısırlık ve mastitis de görülür. Hayvan sonunu genellikle atamaz. Hastalıklı boğaların cinsel organlarında rahatsızlıklar görülür. Klinik belirtilere göre hastalıktan kuşku duyulabilir. Kesin tanı için, atık yavrunun mide içeriği yangılı doku parçaları laboratuara gönderilir.
Brusellozdan korunmada Buck aşısı kullanılmaktadır. Bu aşı boyundan ve omuz gerisindeki deri altına 5 cc dozunda yapılır. Aşı, 4 - 8 aylık ve özellikle 6 aylık danalarda yüksek düzeyde bağışıklık vermektedir. Kesilen hayvanların etlerinin, kalp dışında, iç organları ve lenf düğümleri atıldıktan ve diğer kısımların kaynatılmasından sonra insan gıdası olarak değerlendirilmesine izin verilir. Hastalık “hayvan sağlığı zabıtası” kanunu hükümlerine göre tazminatlı hastalıklara dahil edilmiştir.

b-Kamfilobakteriozis (Camphilobacteriosis)

Bulaşma genellikle çiftleşme sırasında boğaların penisindeki infekte cryptler ve preputium ile olur. Yavru atma (abortus) inkubasyon süresine bağlı olarak 3-8 ay oranında gerçekleşir.
Etken döl yatağı iltihabına (endometritis) ve septisemiye neden olur. Öncelikle kısırlık (infertilite) gelişir. Gebelik sırasında etken, cervix uteri’de ürer. Abortus oranı % 10 düzeyinde ve çoğunlukla 4 -6. aylarda şekillenir. Atık yapan hayvan yeni bir enfeksiyona karşı bağışıktır.
Atık ceninin deri altında ve vücut boşluklarında kanlı bir içerik bulunur. Serozada fibrin birikebilir. Abomasum içeriği sarı, bulanık renklidir ve flakonları içerir. Plasental lezyonlar brusellozis’e benzer ancak daha hafiftir.

c-Leptospirozis

Leptospirozis, her nev’i hayvanda görülen önemli zoonoz (hayvanlardan insanlara geçen) bir hastalıktır. Etkeni leptospiralardır. Bunlar, suda, rutubetli zeminde ve hayvanların iç organlarında uzun süre canlı kalabilirler. Kuraklığa karşı dayanıksızdırlar.

Bulaşma, taşıyıcı hayvanların idrarlarıyla (özellikle tarla fareleri, sıçan, hamster ve kirpiler) veya bulaşık mera, yem ve içme sularıyla olmaktadır. Kenelerle de bulaşma mümkündür. Mikrop vücuda büyük bir olasılıkla deri ve mukoza üzerindeki yaralardan da girmektedir. Hastalığın çevreye yayılması, ortamda bulunan leptospiraların miktarına ve virulansına bağlıdır. Bulaşmada hasta hayvanların idrarları da etkili olmaktadır. Çünkü hasta hayvanlar klinik olarak iyileşse dahi etkenler, böbreklerde uzun süre canlı kalabilirler.
Enfeksiyona, 2 haftalıkla 3 aylık danalarda daha fazla rastlanır. Hastalık 40.5 - 41.5C’ye varan ateşle başlar. İştahsızlık, mukozalarda nokta şeklinde (petesiyal) kanamalar, depresyon, anemi, kan işeme ve hastalık ilerledikçe sarılık görülür. Hayvanın sütü kanlı olduğundan süt, çay rengindedir.
Leptospirozisin tedavisinde ilk olarak antibiyotiklerin kullanılması (penisilin + streptomisin), ikinci olarak da taşıyıcıların saptanarak sürüden ayrılması ile işe başlanır. Sığırlara akut dönemde hemolitik aneminin düzeltilmesi için kan nakli yapılabilir ( Her 50 kg canlı ağırlığa 1 lt olmak üzere). Kalsiyum preparatları, B kompleks vitaminleri ve idrar yolu antiseptikleri uygulanır.

Kesimden sonra hayvanların gövde ve organlarında şiddetli sarılıkla birlikte patolojik bozukluklar varsa etler imha edilir. Lakin belirtiler hafif ise etler sterilize edildikten sonra yenebilir.
Hastalıktan korunmada 3 aylıktan büyük tüm hayvanlara aşı yapılır. Aşılama 7-10 gün arayla 2 defa uygulanır. Sulak arazilerin drenajı yapılarak kurutulmalıdır. Taşıyıcı hayvanlarla savaşılmalıdır.


d-Listeriozis (Listeriosis)

Hastalığın bulaşmasında yaban hayvanları, kuşlar ve balıklar taşıyıcı rol oynar. Kuluçka süresi (inkubasyon) süresi çok uzun olabilir.
Hastalık mukozalardan, solunum yollarından veya sindirim sistemi kanalından bulaşabilir ve gizli (latent) enfeksiyon oluşur. Stresin etkisiyle cenin zarı iltihabı (placentitis) ve fötal septisemi gelişir. Pyrexia, depresyon, abortus ve retentio secundinarum’a sebep olabilir. Abortuslar 5.-9. aylarda olur. Gaita ve sütle atılır. Yavru atmalar tek tük (sporadik) olabildiği gibi bazen % 50’ye kadar ulaşabilir.
Ceninin ölümü döl yatağında iken gerçekleşir ve 5 gün kadar kalabilir. Gırtlakta ve şirdende (abomasum) küçük apseler görülebilir. Yavru zarları kokuşmuştur. Belirgin bir nekroz ve kalınlaşma vardır. Cotyledonlar listeriaları içeren purulent bir eksudatla kaplıdır.

e-Fungal Abortus

Mantarların üremesinde ıslak saman ve altlıklar ve küflü gıdalar önemli rol oynar. Ağız ve akciğere lezyonlardan giren etkenler kan yoluyla yavru zarına geçerler. Enfeksiyon özellikle Ocak-Mart aylarında daha sık görülür. Abortuslar gebeliğin 4.-9. aylarında gelişir. Genellikle tek tük, bazen sürünün % 5 –10 ’unu etkileyebilir. Hemen bütün abortusları eşin atılamaması (retentio secundinarum) izler.
Ceninde özel bir lezyon görülmez. Çoğunlukla fötal maserasyon şekillenir. Yavru zarların iltihaplanmıştır ve cotyledonlar kanamalıdır.

f-Trikomoniazis (Trichomoniasis)

Doğal aşımda kullanılan enfekte boğalar etkenin kaynağını oluşturur. Vajina, cervix uteri ve uterusta yangıya neden olarak intrauterin ortamı bozar. Kısırlık, pyometra, ve gebelerde abortusa sebep olur. Yavru atamalar 7. ci aya kadar görülebilirse de daha çok gebeliğin ilk yarısındadır. İmmunitesini kaybeden inekler yeniden hastalığa yakalanabilirler.
Ceninde özel bir lezyon görülmez. Çoğunlukla fötal maserasyon şekillenir. Yavru zarlarında iltihaplanma vardır ve kotiledonlar kanlıdır.

g-Enfeksiyöz Sığır Rhinotracheitis’i (IBR, IBR-IPV)

Enfekte inekler ve virusu taşıyan hayvanlar bulaşmayı sağlar.Bulaşmadan sonra kuluçka ve yavru atımı (inkubasyon-abortus) 2-16 haftalardan sonra gerçekleşir. Sıklıkla, solunum siistemi ve göde görülür. İnekte klinik belirti çoğu zaman gözlenmez. Virus taşıyan lökositler plasenta damarları aracılığı ile fötusa geçerek 24 saat içersinde ölmesine neden olabilirler. Abortuslar 4.-9. aylardadır. Yavru atma oranı % 5-60 arasında değişir. Cenin ve zarlarında gözle belirgin bir bulguya rastlanmaz.

h-Sığır Viral Diaresi (BVDV, BVD-MDC)

Enfekte inekler etkeni yayarlar. İnkubasyon-abortus süresi 4-90 gündür. Abortus, ölü doğum malforme buzağıların doğumuna sebep olur. Viremi gebeliğin 58.-120. günleri arasında ve plasenta aracılığı ile olur. Abortus oranı düşüktür ve çoğunlukla erken gebelikte olmak üzere 4.cü aya kadar görülebilir. Cenin ve zarlarında gözle belirgin bir bulgu görülmez.

i-Klamidyal (Chlamydial)Yavru atma

Enfekte ve abortus yapan inekler hastalığı yayar. Parenteral ve arerosol inokulasyonlar sonrasında klamidyalar plasentada lokalize olurlar. İnekte hastalık belirtileri görülmez. Abortuslar 7.-9. aylarda olmakla birlikte 4 aylık gebeliklerde de şekillenebilir. Yavru atam oranı % 3’ten daha düşüktür.Cenin ve zarlarında gözle belirgin bir bulgu görülmez.


SIĞIRLARDA DİĞER ÖNEMLİ HASTALIKLAR

a-Timpani (Meteorismus)

Sığırların ön midelerinde aşırı gaz toplanması sonucu ortaya çıkan durumdur. Gevişenlerde ön midelerde gaz oluşumu normal fizyolojik bir olaydır. Gaz oluştukça geviş getirme ve geğirme ile dışarı atılır ve şişkinliğe yol açmaz. Çok ince öğütülmüş kesif yem oranı yüksek yemleme sonucu fazla oluşan  gazın dışarı atılamaması sonucu gelişir. Çok taze yeşillik tüketimi (taze yonca) sonucu da işkembede köpüklü gaz birikimi gelişir.

Timpani olayları eğer kısa sürede tedavi edilmezse boğulmadan hayvanın ölmesine kadar ciddi sonuçlar doğurabilir. Körpe otlar, yonca, bakla, bezelye gibi bitkilerin taze biçilmiş, soldurulmamış yeşil kısımlarının yedirilmesi, soğuk mevsimlerde çiğli, kırağılı ve donmuş yemlerin verilmesi, mide içeriğinin köpürmesi, yemek borusunun kısmen veya tam tıkanması ve dolayısıyla geğirmenin mümkün olmayışı sayılabilir.

Sığırlarda timpaninin ilk belirtisi, sol açlık çukurluğunun aşırı şekilde şişmesi ve karın bölgesinin gerginleşmesidir. Timpanik hayvan yemlikten uzaklaşır, yem yemez, geviş almaz, huzursuzdur, sancı ve inleme vardır. İlerlemiş durumlarda ağızdan solunum dikkati çeker. Karın içi basıncın artmasıyla ölüm, boğulma sonucunda oluşur.


Hafif olaylarda tedaviye gerek yoktur. Şiddetli olaylarda gazın alınması şarttır. İlk olarak hayvan ön ayakları yükseğe gelecek şekilde meyilli bir yere alınır, mide bölgesine masajlar yapılır. Hayvana ağızdan 1-2 lt parafin likit veya bitkisel (zeytin, çiçek yağı) yağlardan birisi içirilir. Gazın, köpükle karışık olduğu durumlarda dışarı çıkması imkansızdır. O zaman gazı köpükten ayıracak Mete, Blo-trol gibi preparatlar kullanılır. Köpükten ayrılıp serbest kalan gazın kendiliğinden çıkmaya başlamasından sonra, hayvana tuzlu sürgütler (Sürsil, iztizin gibi) verilmesi yararlıdır.

Bunlardan sonuç alınamazsa rumenotomiye alınır. Bunların hiçbiri için zaman kalmamışsa sol açlık çukurluğundan trokar denen aletle veya siv çakı ile sterilize sağlandıktan sonra ponksiyon yapılarak rumendeki gaz alınmaya çalışılır.


b-Yabancı Cisim Sendromu (Retikulo peritonitis traumatica-RPT)

Sığırlarda yemlerle birlikte yutulan keskin sivri, yaralayıcı yabancı cisimlerin, ön midelerden olan retikulum duvarını delmesiyle oluşan ve hayvanlarda; iştahtan kesilme, beden ısısında artma, karın bölgesinde ağrı ve süt veriminde düşme gibi belirtilerle karakterize bir hastalık grubudur.

Yabancı cisim sendromunun nedenleri; yemlerle birlikte alınan ve işkembeye (rumen), oradan da şirdene (retikulum) düşen dikiş iğneleri, çiviler, tel parçaları, çakı, bıçak gibi metalik kesici, delici ve yaralayıcı maddeler oluşturmaktadır. Sığırların obur yaradılışta olmaları, aldıkları yemi çiğnemeden yutmaları, dilin anatomik yapısının özelliği ve yem borusunun geniş olması, lokmalarının arasındaki yabancı cisimleri kolaylıkla yutmalarına neden olur. Bunun yanında gebelik ve dengesiz beslenmenin de rolü vardır.


Yabancı cisim sendromu olan bir hayvanda, tam bir iştahsızlık ve süt veriminde üçte birine varan azalma ilk olarak dikkati çeker. RPT’li hayvan hareket etmek istemez. Özellikle yokuş aşağı yürümek istemez. İşkembe hareketleri ilk gün durur. Hafif, fakat devamlı bir timpani vardır. Ağrı ve inleme vardır. Kamburluk vardır. İşeme ve pisleme sırasında ağrı duyulduğundan seyrek ve iniltilidir. Solunum normal, beden ısısı ve nabız akut devrede artar. Hastalık kronikleştiğinde her ikisi de normale döner.

RPT’nin tanısında belirtilerden başka; ağrı deneyleri ( bunlar; hayvanı dar bir bölgede döndürmek, hayvanı yokuş aşağı yürütmek, yumruk deneyi, ruegg deneyi, sırttan sıkma deneyi) metal dedektör kontrolü, röntgen, deneysel laparatomi gibi yöntemler uygulanabilir.


Tanı kesinleştikten sonra yetiştirmede ve damızlıkta kullanılan değeri düşük, zayıf, sütten çıkmış ve kısır besi hayvanları ve diğer hastalıklarla komplike olmuş hayvanlar kesime sevkedilir. Damızlık değeri yüksek kıymetli hayvanlarda ise hayvanı aç bırakmak, platform yöntemi uygulamak ve operasyon gibi tedavi yöntemlerine başvurulur.

Yemlere karışabilen yabancı metal cisimleri kuvvetli bir mıknatısla yemler arasında gezdirerek temizlemeye çalışılır. Ayrıca hayvan RPT olmadan önce özel bu iş için yapılmış mıknatıstan yutturulur. Hayvana bu mıknatısın bir zararı yoktur. Daha sonra yemle alınabilecek metal cisimleri bünyesine alıp hayvanı korur. Hayvanın kesiminden sonra bu mıknatıs alınıp tekrar kullanılabilir.

c-Buzağılarda Kolibasillozis (Septisemi)

Süt emen buzağılarda bakteri ve viruslar tarafından meydana getirilen septisemik ve metastazik hastalıklara kolibasillozis denir.

Hastalığın çıkışı ile ilgili faktörler arasında yetiştirme organizasyonu başta gelir. Üreticilerin bilgi ve ehliyet derecesi, yetiştirmenin yönü, bakım ve besleme yöntemi ile ilgili çeşitli faktörler buzağıların sağlığında etkili olmaktadır.

Gebeliğin son devrelerinde hızlanan embriyonel gelişmenin gerektirdiği besin maddeleri ve mineral madde harcamalarının karşılanabilmesi ve laktasyon için rezerv hazırlamaya imkan sağlamak amacıyla ineğin doğumdan 2 ay önce kuruya alınması, yeterli ve dengeli bir şekilde beslenmesi gereklidir.
Septiseminin ortaya çıkışı ile mevsimler arasında sıkı bir ilişki olduğu bilinmektedir. Kış aylarında hastalık daha fazla görülür.
Yeni doğan buzağıların A vitamini rezervi yoktur. Gebelik devresinde A vitamini yönünden fakir gıdalarla beslenen ineklerin ağız sütündeki vitamin deposu, buzağının gereksinimini karşılayamaz. Buzağının hastalığa karşı direnci azalır.

Doğumun, normal hijyenik koşullar altında yapılmamış olması, ahırların soğuk, rutubetli, hava cereyanına maruz kalması, pis ve havasız olması, meme temizliğine özen gösterilmemesi ve buzağıların sıkışık olarak bir arada tutulması hastalığın gelişmesinde rol oynar.


Doğumdan itibaren ilk 4-8 saatte 2 lt ağız sütünün buzağıya verilmesi şarttır. Ağız sütü aldığı halde buzağılar yine de septisemiden ölebilirler. Çünkü ağızsütü zamanında verilmemiştir veya az verilmiştir. Buzağı anasını emmemiştir. Ağız sütünde antikor yoktur veya azdır, ya da buzağıların barsaklarında emilme bozukluğu vardır.
Doğumdan sonraki 1-3 günlük devre buzağıların enfeksiyonlara karşı en duyarlı oldukları dönemdir.

Hastalığın çıkışında bazı virüslar ve bazı bakteriler etkilidir. En önemlisi E.coli bakterisidir. Brusella hariç buzağı mikropsuz doğar.

Kolibasillozis hastalığında belirtiler üç şekilde ortaya çıkar. Bunlar; perakut şekil; En çok E.coli enfeksiyonlarından ileri gelir ve en sık birkaç saatle 1 günlük arasındaki buzağılarda görülür. Ölüm oranı %100 ‘dür. (İlk 6-24 saatte). Akut toksemik şekil: Doğumdan sonraki ilk 4 gün içinde görülür. Dışkı sulu ve kanlıdır. Subakut kolienteritis şekli: Beyaz ishal de denen hastalığın bu formu 2-3 günlükten büyük buzağılarda görülür. Hayvanın bitkinliği dikkat çeker. Burun ucunda kuruluk, kıllar karışık ve mat, deri elastikiyetini kaybetmiştir. Su kaybına rağmen hayvan su içmez. Pis kokulu ishal mevcuttur.
Tedavide medikal olarak antibiyotikler, sulfonamitler, barsak büzüştürücüler, vitaminler ve iz elementler hasta hayvana verilmelidir. Kaybedilen sıvıyı geri vermek için de serum fizyolojik, isolyte, sodyumbikarbonat damar içi olarak verilir. Pratik olarak ağızdan alabiliyorsa hafif ekşimiş bol tuzlu ayran içirilebilir.

d-Salmonellozis

Dünyanın hemen her yerinde yaygın olan salmonella etkenleri tarafından meydana getirilen, her yaştaki sığırlarda görülen bir hastalıktır.

Salmonella etkenleri saprofit olarak sığırın barsak kanalında bulunmaktadır. Yorgunluk, açlık, nakliyat, üşütme ve diğer hastalıklar (özellikle şap) gibi baskı (stres) faktörlerinin etkisiyle bu mikrop aktif hale geçerek hastalık yaparlar. Hastalığın sığırlar arasında yayılması dolaylı ve (direkt) ve dolaysız (indirekt) yollarla olmaktadır. İnsanlara bulaşma, hasta hayvanların ürünlerinin insanlar tarafından kullanılmasıyla olur.

Hastalığın belirtileri; ergin sığırlarda 420 C’ye varan ateş, durgunluk ve düşkünlükle başlar. İştah yoktur, verim düşmüştür, solunum hızlıdır. Ağır septisemik olaylarda ishal görülmeden hayvan ölür. Hafif olaylarda pis kokulu ishal görülür. İshal başladıktan 12-24 saat sonra beden ısısı normale veya normalin altına düşer. Hayvan sık sık karnını tekmeleyerek sancılı olduğunu belirtir. Gebeler yavru atarlar. Hayvanın tüm eklemleri 1-2 ün içersinde şişer. Kesin tanı belirtilere bakılarak konulamaz.

Hastalığın sığırlarda özel bir tedavisi yoktur. Daha çok belirtilerin geçirilmesine yönelik tedavi uygulanır. Geniş spektrumlu antibiyotikler ağız veya damar içi yoluyla verilebilir. Salmonellozis, tehlikeli bir zoonoz hastalık olduğundan hastalıktan kesilen hayvanların etleri bakteriyolojik muayeneye tutulmadan kullanılmamalıdır. Hasta hayvanların sütleri de ancak iki kez kaynatıldıktan sonra hayvan gıdası olarak değerlendirilir. Buzağılar doğumdan 8-10 gün sonra aşılanmalıdır.

e-Aktinomikozis ve Aktinobasillozis

Sığırlara özel, kronik seyirli, şişkin şekil bozuklukları ve apselerle karakterize, bulaşıcı olmayan bir hastalıktır. Bu iki hastalıktan birincisi kemik gibi sert dokulara yerleşmekle birlikte ender olarak yumuşak dokulara yerleşen aktinomikozistir. Etken actinomyces bovis’tir. Diğeri ise; dil, lenf yumruları, kas, meme bezi gibi yumuşak dokulara yerleşerek hastalık meydana getiren actinomyces lignieresi’nin neden olduğu aktinobasillozis’tir.


Her iki etken de doğada yaygın olarak bulunabileceği gibi, hayvanların ağız ve gırtlak boşluklarında saprofit olarak da bulunabilir. Hastalık etkenleri buralardaki yara ve çiziklerden girdikleri dokularda önceleri küçük, sonraları genişleyen apseler meydana getirmektedir. Atc. Bovis etkeni kemik dokularına ulaşarak nohut-fındık büyüklüğünde apseler meydana getirirler.

Aktinomikozis, alt ve üst çene ve sinüs kemiklerinde bozukluk oluşturur. Hastalık çene kemiklerinde, azı dişleri arasındaki aralıklara yerleşir. Bu bölgede kemik kalınlaşmış, kemik dokusu süngerimsi bir görünüm almıştır. Çene kemikleri büyümüş ve deforme olmuştur. Çiğneme güçlüğü vardır. Aktinobasillozis özellikle dilde fazla görülür, dil büyür, sertleşir, ağrılıdır, hareket etmez, bazen ağızdan sarkar. Dildeki bu görünüme “odun dil” denilir. Her iki hastalıkta da ilk devrelerde genel durum bozuklukları görülmez. Yaralar büyüdükçe zayıflama ve sıvı kaybı artar.


Tedavide yumuşak doku apseleri operasyonla açılır, temizlenir. Antibiyotik ve iyot tedavisi yapılır. Sert doku aktinomikozunun tedavisi güçtür. Operasyonla kemik şişkinlikleri alınabilir.

f- Şap Hastalığı

Ülkemizde hüküm sürmekte olan, ancak aşı uygulamalarıyla kontrol altında tutulan, çift tırnaklı hayvanların, akut seyirli çok bulaşıcı bir hastalığıdır. Süt, et kaybı ve ölümler dolayısıyla büyük ekonomik kayıplara neden olur. İnsanlar hastalığa karşı daha az duyarlıdır. Daha çok genç buzağılarda ölümlere neden olmaktadır.


Etken bir virüs olup ve şaptan ölen veya kesilen hayvanların bütün dokularında ve salgılarında bulunur. Olgunlaşmaya bırakılan etlerde 1-2 gün içersinde etken ölür. Etler hemen dondurulursa virüs aylarca, hatta yıllarca bile canlı kalabilir. Et çözüldüğünde etken enfeksiyon yeteneğini korur. Etken rüzgarlar ve göçmen kuşlar yardımıyla 80 -100 km.’ye kadar taşınıp hastalık yaptığı bildirilmektedir. Bulaşma, hasta hayvanların salya, süt, dışkı ve idrarlarıyla olur.


Hastalığın kuluçka süresi 2-9 gündür. Hastalık, 40-42C’ye varan ateş ve iştahsızlıkla başlar. Ateş 2 gün içersinde normale döner. İki veya üçüncü günde ağızda, tırnak aralarında bezelye-nohut büyüklüğünde kabarcıklar şekillenir. Ağızdan akan salya iplik gibi uzar. Hayvan yemi güçlükle alır ve çiğner. Çoğu kez ağızda yem veya yabancı bir cisim varmış gibi sürekli hayvan ağzını oynatır ve bir şapırtı sesi duyulur. Hayvan topallar ve tırnaktaki yaralar sonucu tırnak düşebilir.

Meme başlarında oluşan şap vezikülleri ağrılıdır, hayvan buzağının emmesine ve sağıma izin vermez. Kalp kası yetmezliği şekillenmiş erişkin hayvanlarda, bir hafta içersinde genel durum bozulur ve hayvan kısa sürede ölür. Hastalığı atlatanlar 10-12 ay süreyle şapa karşı bağışık kalır.
Şap hastalığının etkili bir sağıtımı yoktur. Ağız içi yaraların tedavisi için % 1’lik sodyum hidroksit, etalen, vanodin, deterjan ve sabun gibi maddelerle günde en az 2-3 kez olmak üzere lavaj yapılır. Tırnak arası lezyonlara da aynı ilaçlar kullanılır.
Korunma için hastaların kesinlikle birbirinden ayrılması, hayvan hareketlerinin durdurulması, barınakların, gübre yığınlarının dezenfekte edilmesi, sağlamların aşılanması gerekir. Aşılar, sığırlarda gerdan derisi içine ve prospektüslerinde yazılı kurallara göre yapılır. Bugün için kullanılan aşıların dozu sığırlara 5cc, koyunlara 2 cc dir. İleri gebelerde aşıya bağlı yavru atmalar görülebilir. Aşı uygulamasında 10 gün sonra tam bir bağışıklık oluşur. Aşılamalar 6 ayda bir programlı bir şekilde tekrarlanmalıdır.

Şaplı hayvanın eti, 48 saat soğuk hava deposunda bekletildikten sonra ancak insan gıdası olarak tüketilmesine izin verilebilir.

g-Sığır Vebası

Başlıca sığır ve mandalarda, bazen koyun, keçi, domuz ve develerde yüksek ateş ve sindirim kanalında kanama, ülserle seyreden, bulaşıcı, son yıllarda ülkemizde de görülmeye başlayan viral bir hastalıktır. İyileşen hayvanlar hastalığa ömür boyu yakalanmazlar. Hastalığın kuluçka dönemi 4-7 gündür.
Hastalığa yakalanan sığırlar birdenbire iştahsızlaşır, süt verimi aniden düşer, gözyaşı akıntısı, burun akıntısı başlar. Ateş 41-42C’ye kadar çıkar. Daha sonraki günlerde ağızda sanki kepek serpilmişcesine nekrotik odaklar oluşur. Bu nekroz bölgeleri yerlerinden sıyrılarak ülserler şekillenir. Ağızdan pis kokulu salya gelir. Eğer hayvan bu günlerde ölmezse 2-3 gün sonra çok şiddetli ve pis kokulu ishal meydana gelir. Genellikle ishali takip eden günlerde hayvan kesinlikle ölür.
Kültür ırklarında ölüm daha kısa sürede olur. Yerli ırklarımız da hastalığa birkaç günden fazla dayanabilirler. Hastalık öncelikle solunum yoluyla bulaşır. Hasta hayvanlar etrafa sürekli virüs saçarlar.

Sığır vebasının en tehlikeli boyutu; İlk hastalık belirtisi ortaya çıkmadan önce de hayvanın vücudunda virüs mevcuttur. Hayvan nakilleri bu sırada yapılmışsa hiç bilmeden sığır vebası nakledilmiş olur. Günümüzde hayvan nakilleri hızlı araçlarla ve yoğun biçimde yapılmaktadır. Sığır vebasının yayılması ve ülkeden bir türlü çıkartılamaması bu yüzdendir. Hastalık diğer bazı hastalıklarla (antrax, salmonella gibi) karıştırılabilse de hiçbir hastalık bu kadar bulaşıcı ve ölümcül değildir. Çiftçiler, celepler, kasaplar, besiciler, muhtarlar bu tip olayları derhal en yakın veteriner sağlık örgütüne bildirmelidirler.


Vebalı etin insan sağlığı açısından bir tehlikesi şimdiye kadar bildirilmemiştir. Ancak yine de etin ve iç organların tüketilmesine izin verilmez çünkü diğer sağlam hayvanlara ve sürülere hastalığın yayılma riski vardır.

Hastalığın tedavisi yoktur. Tazminatlı hastalık olduğundan tanı konar konmaz hayvan öldürülmelidir. Hastalar, kuşkulu olanlar ve bulaşmaya maruz kalanlar ve bulaştığından kuşku duyulanlar hemen öldürülüp derin çukurlara gömülmelidir. Hayvanlar hastalığa karşı aşılanmalıdır. Ateşi yükselmeyenlere hemen aşı yapılmalıdır. Son yıllarda etkili bir aşılama kampanyası ve kulak numarası takma uygulaması ile hastalık büyük ölçüde kontrol altına alınmıştır. Kulak numarası olmayan hayvanları bu durumda her zaman şüpheli kabul etmekte fayda vardır. Vebalı hayvanın eti iç organları insanlar tarafından tüketilmesine müsaade olunmaz. Burada amaç değer hayvanlara bu hastalığın geçişini önlemektir.


Hastalığın ekonomik boyutundaki zarar ölçülemeyecek kadar fazladır. Çünkü ölen hayvanlarla birlikte gelecek nesil de ölmektedir.

h- Koksidioz, Babesioz, Anaplazmoz, Taylerioz

Koksidiyoz:
Genç dana ve buzağılarda tek hücreli hayvancıklar (protozoonlar) tarafından meydana getirilen hastalık kanlı ishal şeklinde ortaya çıkar. Hastalık kaynağını, hasta ve portör hayvanların çıkardığı dışkı ile bulaşmış yem ve içme suları oluşturmaktadır. Dışkı ile bulaşmış derinin hayvanlar tarafından yalanması da hastalığın çıkışında etkili olmaktadır.

Buzağılarda hastalık iki haftalıktan sonra görülmeye başlar. Danalarda, 6 aylığa kadar olan yaşlarda hastalık etkili olmaktadır. Hastalığın en belirgin semptomu, sık sık ve kanlı bir ishaldir. Başlangıçta dışkıda kan bulunmayabilir. Fakat 24 saat sonra dışkı kanla karışıktır. Buzağılarda ıkınma vardır. Hayvan her ıkınmadan sonra az dışkı çıkartır veya hiç dışkı çıkaramaz. Aşırı ıkınma bazen prolapsus rectiye neden olur.

Kan kayıplarının fazla olduğu olaylarda mukozalar porselen beyazı rengini alır ve nabız sayısı artar. Dışkının rengi koyu ve içinde taze kan pıhtıları vardır. Hastalığın yerleştiği ahırdaki tüm buzağılar hastalanırlar. Ölüm oranı %10 ila %50 arasında değişir. Kesin tanı için laboratuar muayenesi şarttır. Tedavide sülfonamidler, nitrofuranlar, amprolium, salinomisin gibi ilaçlar kullanılır.


i-Babesioz:

Evcil hayvanlarda babesia familyasına bağlı protozoonlar tarafından meydana getirilen ateş, anemi, sarılık ve kan işeme ile karakterize bir hastalıktır. Kan emen kenelerle hayvanlara bulaşır. Yurdumuzda özellikle ilkbahar sonu, yaz ve sonbaharın ilk aylarında görülmektedir. Hastalık daha çok Mayıs-Kasım ayları arasında ortaya çıkar.
Sığırlarda birden ortaya çıkan yüksek ateşle (41C) başlar. İştahsızlık, depresyon, zayıflık, mide hareketlerinde azalma ve süt veriminde düşme gözlenir. Göz kapak içleri ve mukozalar tuğla kırmızısı rengini alır, bu renk kısa süre içinde soluklaşır ve anemik hal alır, daha sonra da şiddetli sarılık meydana gelir. İdrar kırmız renkte ve köpüklüdür. Gebelerde yavru atma görülür. Dışkılamada zorluk görülebilir.

Tedavide acaprin 2cc/ 100kg. C.A için deri altına yapılır. Korunmada kenelerle mücadeleye önem verilmelidir. Bunun için neguvon, blotic, ivomec gibi ilaçlar kullanılır.

j-Anaplazmoz:


Sığır, koyun ve keçilerde anaplazma familyasına bağlı protozoonlar tarafından meydana getirilen şiddetli zayıflık, halsizlik, anemi ve sarılıkla karakterize, kenelerle nakledilen bir hastalıktır.

Hayvanın yeme ve içmesi devam eder ancak beden ısısı artar ve iniş-çıkışlı bir hal de alabilir. Hayvan bu devrede ölebilir. Ölmeyenlerde belirgin bir zayıflama görülür, doğurganlık azalır. Gebeler düşük yapar. Tedavide kas içi 25 mg/kg tetrasiklin kullanılır.


k-Taylerioz:


Sığırlarda theileria türü protozoonlar tarafından meydana getirilen ve yine kenelerle bulaşan ölüm oranı yüksek bir hastalıktır. Yüksek ateş, iştahsızlık, kaslarda titremeler, sallantılı yürüyüş, kıllarda karışıklık ve matlaşma görülür. İneklerde süt verimi düşer. İlerlemiş olaylarda anemik durumda mukozalar kağıt beyazı rengini alır. Kanın pıhtılaşma yeteneği azalmıştır. Hastalıkta yerli ırklarda ölüm oranı % 50 iken, kültür ırklarında %100 ’dür. Bahsettiğimiz bu son üç hastalığın birbirinden ayırımı için laboratuar muayenesi şarttır. Theilerioz tedavisi için butalex isimli ilaç yaygın olarak kullanılır. Mücadelede kenelerle savaşa önem verilmelidir.


l-Tuberküloz


Başta insan olmak üzere tüm evcil hayvanlarda görülen çeşitli organ ve dokularda tipik tüberkel (düğümcükler) yapan, bulaşıcı zoonoz bir hastalıktır. Sığır, domuz, koyun, keçi, at, kafes kuşları ve evde beslenen kedi ve köpekler hastalığı her zaman alabilirler. Hastalığın etkeni “Mycobacterium tuberculosis”dir. Hastalık soğuk kanlı hayvanlarda dahi şekillenmektedir.
Tüberküloziste bulaşma en çok solunum ve sindirim yoluyla olur. Ayrıca deri yoluyla, tohumlamayla ve buzağılar doğmadan ana karnından hastalığı alabilirler.
Sığırlar, enfeksiyonu çoğunlukla 6-24 ay arasındaki yaşlarda alırlar. Hastalığın ortaya çıkmasında; bir arada çok sık barındırılma, kötü bakım ve besleme, fazla yorgunluk, açlık ve gebelik gibi faktörlerin yanında, bazı genetik faktörlerin de rolü vardır. Kültür ırkları başta olmak üzere bazı ırklar ve yaşlılara oranla gençler tüberküloza karşı daha duyarlıdır.

Sığırlardaki belirtileri; lenf yumrularında şişme, yüksek ateş, durgunluk, bitkinlik, solunum ve nabız artışı, zarar görmüş organlarda işlevsel bozukluklar görülür. Akciğer tüberkülozunun başlarında derin soluma, sonlarında ise kesik kesik bir öksürük meydana gelir. Hayvan öksürdükçe burnundan sarı -grimsi bir akıntı gelir. Hayvanın iştahı yerinde olmasına karşın, çabuk yorulma, bitkinlik ve zayıflama dikkati çeker. Hastalık kronikleştikçe öksürük sıklaşır ve ağrılı bir durum alır. Burun akıntılarının yutulmasıyla sindirim sistemi enfekte olur ve hayvanın beden ısısında inmeler, çıkmalar görülür.

Barsak tüberkülozunda, sancı, bazen ishal bazen de kabızlık görülür. Karaciğer ve dalak gibi iç organ tüberkülozunda zayıflık ve anemi gibi belirtiler vardır. Meme tüberkülozunda meme lenf yumrularında ağrısız yaygın şişlikler ele gelir. Hastalık çoğunlukla tek meme lobuna yerleşir. Hasta meme lobu sert ve ağrısızdır. Süt gittikçe azalır ve yeşilimsi bir renk alır ve iri taneli pıhtılar içerir, sağıldığında kabın çeperine yapışmaz. Böbrek tüberkülozunda idrar bulanık ve iğneleyici bir amonyak kokusu vardır. Kemik tüberkülozunda bazı kemiklerde tümör görünümünde şişlikler oluşur. Beyin tüberkülozunda ise bir takım sinirsel bozukluklar ve hatta körlük bile görülebilir.
Klinik belirtilere göre tanı koymak güçtür. Bunun için alerjik ve bakteriyolojik yöntemlere başvurulur. Tüberkülin testi ve bakteriyolojik muayene (ziehl - neelsen boyama) ile teşhis konur.
Tüberküloz, süt ineklerinde tazminatlı bir hastalıktır. Bu yüzden hastalık saptanan hayvanlar hemen kesime gönderilmelidir. Sadece etleri (iç organları dışında) kavrulduktan sonra tüketilebilir.

m- Su Zehirlenmesi

Özellikle sütle beslenen buzağıların ve bir yaşına kadar olan genç danaların aniden fazla miktarda su içmeleri sonucunda ortaya çıkar. Genç hayvanların uzun süre susuz bırakılmasından sonra, fazla su içmelerine izin verilmesiyle ( beden ağırlığının %10’undan fazla ) su zehirlenmesi şekillenir. Sıcak havalarda ağır işlerde çalıştırılmalar ve rasyonlarda fazla tuzun bulunması durumlarında hayvanlar, aşırı miktarda su içmektedirler. Kasaplık olarak beslenen hayvanlara (hayvan sahipleri hayvanlar tartıda ağır gelsin diye) kesimden bir iki gün önce, kasıtlı olarak su verilmemekte, buna karşın fazla tuzlu yemler yedirilmektedir. Kesim günü hayvana su içmesine izin verildiğinde hayvan, aşırı şekilde su içer ve bu olay su zehirlenmesine neden olur.

Fazla suyun içilmesinden 30 dakika veya 2 saat sonra aniden belirtiler ortaya çıkar. Bazen hayvanlar ahırda ölü olarak bulunurlar. Hafif olaylarda beden ısısında hafif düşme, kaslarda zayıflık, titreme, kırmızı ve şarap renginde idrar, sancı, ishal, göz kapaklarında ödem, tonik ve klonik çırpınmalar, komaya girme gibi belirtiler görülür.


Tedavide hayvanlara suyun sınırlı bir şekilde verilmesine özen gösterilir. Hafif olaylar 6-8 saat sonra kendiliğinden iyileşebilir. Hastalara işeticiler ve damar içi %20-30’luk glukoz 200-500 cc, %10’luk serum fizyolojik 100-300 cc, ve ağızdan 2-3 litre %5’lik sodyum klorür verilir.

n- Yanıkara


Sığır ve koyunların öldürücü fakat bulaşıcı olmayan bir hastalığıdır. Etken Cl. chauvoei’dir. Bulaşma, bulaşık meralarda ve bölgelerde, etkenin yiyecekle ve açık yaralardan temasla vücuda girmesiyle olur. Ayrıca hayvanın diş değiştirmeleri ve şap hastalığında oluşan yaralar da etkili olmaktadır. Hastalık en çok 1.5 - 4 yaş arasındaki sığırlarda yaygındır ve mera mevsiminde daha çok görülür.
Sığırlarda hastalığın kuluçka süresi 1-3 gündür. İştahsızlık, bitkinlik, diş gıcırdatması, depresyon, ağız köpürmesi ve ateş yükselmesiyle başlar. Hayvanlarda geviş getirme durmuş ve topallama vardır. Vücudun bazı bölgelerinde mesela omuz bölgesinde yer yer ödemler göze çarpar. Şiş olan bu bölgeler üzerindeki deri; kuru, sert, koyu renkte ve nekrozlaşmıştır. Elle bastırıldığında çıtırtı sesi duyulur. Bu bölgedeki deri kesilecek olursa, içersinden kirli kırmızı renkte ve fena kokulu bir sıvı akar. Vücut ısısı başlangıçta yüksek olmasına karşın daha sonraları normalin altına inerek hayvan 1-2 gün içinde ölür.
Hastalığın seyri hızlı olduğundan tedaviye zaman kalmadan hayvan ölür. Kesilen veya ölen hayvanların etlerinin değerlendirilmesi sakıncalıdır. Aşısı vardır.

o- Nokra Hastalığı


Sığırlarda büvelek “hypoderma bovis” sineklerinin yumurtalarını deri üzerine bırakması ile gelişen, ciddi genel durum bozuklukları ve ekonomik kayıplara neden olan bir hastalıktır. Et, süt ve deri kaybı önemlidir. Yaz aylarında merada bulunan hayvanlar, h.bovis sineklerinin yaklaştıklarını hissederler ve paniğe kapılarak ağaçlık ve çalılıklar arasında gizlenmeye çalışırlar veya bulundukları yerde su varsa, su içine girerek orada saatlerce kalmak isterler. Hayvanda fazla sayıda larva bulunursa, deri üzerindeki hareketleri sırasında, hafif bir kaşıntıya yol açar. Sırt derisi altında, içlerinde parazit bulunan şişlikler dikkat çekicidir. Bu şişkinliklerin tepe kısmında parazitin solunum yapması için birer delik bulunur. Bu deliklerden sero-purülan bir akıntı sızarak çevresindeki kıllara bulaşır. H.bovis kesesi az sayıda ise pek belirti vermez. Ancak çok sayıda kese hayvanda zayıflama, iştahsızlık ve verimde azalmalar gözlenir.
Larvalar düştükten sonra delikler, bağlayıcı granülasyon dokusu ile kapanarak derinin yapısı sağlammış gibi görünür. Ancak, deri sanayinde kullanılırken bu deliklerin yeri açık kalır ve deriden yararlanma oranı düşer.

Tedavi için; Yaz aylarında, merada bulunan hayvanlara sineklerin konmasını engellemek için hayvanlar sık sık insektisit ilaçlarla ilaçlanmalıdır. Göç eden larvalara karşı erken tedavi, mera dönüşü sonbaharda yapılmalıdır. Bu amaçla % 2’lik neguvon gibi organik fosforlu ilaçlar bir fırça ile hayvanın derisi üzerine sürülür, ayrıca bu ilaçlardan ağız yoluyla da verilebilir. Son yıllarda ivomec (ivermektin) isimli ilacın deri altı 2cc/100 kg dozda çok iyi sonuçlar alınmaktadır. En iyi tedavi zamanı Eylül-Aralık arası veya hayvanların ilkbaharda meraya çıkmadan önceki zamanlardır.
Hypoderma keseleri elle dışa doğru sıkılmamalıdır. Aksi takdirde hayvan anaflaksiden ölebilir.

p-Uyuz

Uyuz, tüm hayvan türlerinde görülen, şiddetli kaşıntı ve kıl dökülmesiyle karakterize, bulaşıcı ve parazitik bir deri hastalığıdır. Hastalığın ortaya çıkışı bakım ve beslenme koşullarına bağlıdır. Ülkemizdeki sığırlarda en çok sarcoptes ve psoroptes, ender olarak da chorioptes türü uyuz bulunmaktadır.

Sığırlarda sarcoptes bovis tarafından meydana getirilen uyuz, göz çevresi, yanaklar ve boyun bölgesinden başlayarak tüm vücuda yayılır. Yerleştiği yerde kıllar dökülür, yerleri kepeklenir, alanlar gittikçe genişler, kalın kabuklar oluşur ve deri kıvrıntılı bir şekil alır, kaşıntı şiddetlidir.

Sığırlarda psoroptes bovis etkenleri, boynuz dipleri, sırt çizgisi üzeri ve vücudun diğer bölgelerinde bulunur. Yerleştikleri alanlarda kıllar dökülür, yerlerinde kepeklenme ve sarımsı renkte kabuklanma oluşur. Deride kıvrımlar meydana gelir, kaşıntı şiddetlidir. Sonbahar ve kış aylarında daha fazla görülür.
Chorioptes bovis tarafından meydana getirilen hastalık, sığırlarda ayakların parmaklar çevresinde ve kuyruk diplerinde başlar ve diğer bölgelere yayılır. Dişilerde meme, erkek hayvanlarda ise arka bacak arası uyuzun lokalize olduğu bölgelerdir.

Tedavide Neguvon, Sebacil, Butox, Amitraz, Blotic gibi ilaçlar banyo, püskürtme şeklinde, Bolfo, Opigal-5 gibi ilaçlarla da toz şeklinde yine dıştan, ivomec ile deri altı olarak kullanılır.

q- Kuduz (Rabies)


Sığırların kuduza yakalanmaları genellikle merada bulundukları mevsimde, evcil veya vahşi et yiyiciler tarafından ısırılmaları sonucunda oluşur, ayrıca vücudunda açık yara bulunan hayvanların açık yaraları üzerine kuduz hayvanın salyasının bulaşması ile de kuduza yakalanma mümkündür. Hastalığı bulaştıran hasta et yiyicilerin meradaki birçok sığırı aynı anda ısırmasıyla, bölgede birbirini takip eden günlerde çok sayıda hayvan kuduza yakalanabilir.

Kuduz hastalığının, sığırlarda kuluçka süresi 1-3 aydır. Kuduz hayvan tarafından ısırılan sığırlarda ısırık yarası çoğunlukla yüzde ve burun ucunda olmaktadır. Hastalığın başlangıç döneminde hayvanda iştahsızlık, timpani, kabızlık, işkembe hareketlerinde azalma görülür. Hayvanın davranışları değişir, dik dik ve korkulu olarak bakar. Hafif gürültülerde bile etrafına bakınır. Kendisisine yaklaşan insan veya diğer objeleri koklar gibi bir hareket yapar. Hayvanın süt verimi azalır. Vücutta kasılmalar vardır.

Sığırlarda iki tip kuduz görülür: 1- Saldırgan şekil; Hayvanda aşırı huzursuzluk, esneme, başını yukarı kaldırarak havayı koklama ve havada bir şeyler arama, ayak ve başıyla yemlikteki yemleri karıştırma, ayaklarda sık sık yer değiştirme, tekme atma, uzun süreli kısık sesle böğürme gibi belirtiler görülür.
Ağız ve dil kurudur. Hayvan sık dışkılama ve işeme faaliyetinde bulunur. 2- Sakin şekil; Hayvan zayıf düşer ve felç belirtileri gittikçe artar. Hastalığın ilk dönemlerindeki yutma güçlüğüne bağlı olarak salya akışı gözlenir. Hayvanın arka ayakları bükülür, tökezler ve köpek oturuşu pozisyonu alır. Hasta, başını uzun süre göğüs üzerine dayar ve öylece kalır. Kuduz, bulaşıcı ve öldürücü viral bir hastalık olduğu için hasta hayvanların tedaviye alınmayıp resmi makamlara bildirilmesi zorunludur. Hastalık semptomlarının tam olarak belirgin olmadığı vakalarda hayvanların ara sıra kesime gönderildiği gözlenmiştir.

Eğer kesim sonrasında kuduz tanısı konursa, hayvanın tümü imha edilir. Dünya Sağlık Örgütünün raporlarına göre kuduzdan kuşkulu hayvanlar tarafından ısırılan sığırlar, 6 gün içinde zorunlu olarak kesilir veya ısırılmadan sonra 6 ay geçerse etleri yenebilir.

Kesim sırasında kullanılan malzemeler % 3’lük formalin veya sodyum hidroksit eriyiği ile dezenfekte edilir.
Şüpheli hayvanlar 6 ay süreyle gözetim altında tutulmalı, bu süre içersinde hayvanın bulunduğu yer değiştirilmemeli ve hayvanlar kesime gönderilmemelidir.

r-Şarbon (Anthrax)

Bütün dünyaya yayılmış olan tehlikeli bir zoonoz bir hastalıktır. Hastalık, koyun, keçi, sığır, manda, at, deve, fil, domuz, köpek, kedi, rat ve kanatlılarda görülmektedir. Antraks, hayvanlarda; yüksek ateş, dalakta büyüme, kanın katran gibi koyu renk alması ve pıhtılaşma yeteneğinin kaybolması ile karakterizedir.
Enfeksiyon ahırda veya merada antraks sporlarının bulaştığı yem ve suyun alınması ile ortaya çıkmaktadır. Sıcak ülkelerde kan emici sinekler, et yiyici kuş ve diğer hayvanlar da hastalığı bulaştırır. Hastalık, sığırlara ağız yoluyla, derideki yaralarla ve mikrop içeren tozların solunmasıyla bulaşmaktadır. İnsanlar için bulaşma kaynağını hasta veya hastalığı aldıktan sonra ölmüş sığır ve koyunların et, kemik, deri, kıl, ve boynuzları oluşturmaktadır. Hastalığın insanlara bulaşması derideki yaralardan, ender olarak da solunum ve sindirim sisteminden olmaktadır.
Hastalığın sığırlardaki kuluçka süresi 1-5 gün kadardır. Hastalarda; titreme, tüyerde karışıklık, geviş getirmenin durması, süt veriminde azalma, sütün renginde sararma ve bazen kanlı bir görünüm alma, ölümden hemen önce ve genellikle daha sonra, doğal deliklerden kan gelme, kan işeme meydana gelir. Boğaz bölgesindeki ödemler hayvanda solunum güçlüğüne neden olur. Ağızdan kanlı köpüklü salya akışı vardır.
Hastalığın tedavisi yoktur. Kuşkulu hayvanların kesilmemesi gerekir. Kesilmiş hayvanların etlerinin tüketimini yasaklayan yasal hükümler bulunmaktadır. Hastalığın bildirimi zorunludur.

s-Basiller Hemoglobinüri

Sığırlara özel, bazen koyun ve domuzlarda görülen öldürücü ve toksemik bir hastalıktır. Etken Cl. haemolyticum’dur.
Bulaşma, su baskınları, mikrop taşıyıcı hayvanlar, taze et, köpek ve kuşlar hastalığın yayılmasında önemli bir rol oynar. Hastalık en çok yaz aylarında, tropik bölgelerde tüm bir yıl boyunca ortaya çıkabilir. Hastalığın kuluçka süresi 7-10 gündür. Hayvanlarda birden başlayan durgunluk, iştahsızlık, yüksek ateş ve nabız artışı ile ortaya çıkar. Sığırlar bazen merada ölü bulunurlar veya hiçbir klinik belirti göstermeden ölürler. Sancı ve kamburluk dikkati çeker. Dışkı sulu ve kanlıdır. İdrar şarap kırmızsı renginde ve köpüklüdür. Hastalık süresi ortalama 36 saat kadardır. Hasta hayvanda dışkılama durur ve süt verimi süratle azalır.

Hastalık süresi çok kısa olduğu için sağıtımda başarı şansı azdır. Antitoksik serum ve başlangıçta geniş spektrumlu antibiyotiklerin yüksek dozda uygulanması yararlı olmaktadır. Hastalığı atlatan boğalar, en az 1 ay süreyle doğal tohumlamada kullanılmamalıdır. Aksi halde, hayvanda karaciğer yırtılması sonucu ölüm meydana gelebilir. Hastalık, özellikle orta ve Doğu Anadolu, Marmara ve Trakya bölgelerinde yaygın olarak görülmektedir. Bu nedenle koruyucu aşılamalara önem verilmelidir. Aşı, hastalıklı bölgelerde, mevsimsel olarak, hastalık mevsiminden 4 - 6 hafta önce uygulanır ve 1 yıl bağışıklık sağlanır.

t-Deli Dana Hastalığı (BSE)

Hayvanlarda ve insanlarda görülen, "bulaşabilen süngerimsi ensefalopatiler" (transmissible spongiform encephalopathies, TSE) uzun sürede oluşmakta ve beynin süngerimsi bir hal alması sonucu ölümle sonuçlanmaktadır. Bu hastalıklardan "bovine spongiform encephalopathy (BSE, mad cow disease, deli dana hastalığı)" sığırlarda İngiltere'de ciddi salgınlara neden olmuş ve sığır ürünleri ile insanlara bulaştığı bildirilmiştir. Son yıllarda Fransa, Almanya, İrlanda, Belçika ve İspanya'da hastalık sayısında artış bildirilmiştir. Türkiye bu etkileşimin neresindedir? Bu soruya ülkemizde yapılacak araştırmalar yanıt verecektir. Hastalık etkeni şu andaki bilimsel verilere göre Prion olarak belirlenmiş ve bilinen diğer infeksiyöz etkenlerden farklı bulunmuştur. Doğal infeksiyonlar etkenin ağız yoluyla ya da tıbbi aletler (iatrojenik) yolu ile oluşmaktadır. Bu yüzden hastalığın bulaşması ve yayılmasında sığır ve koyun et-kemik unlarının hayvan yemlerine katılması ve BSE olgusu görülen ülkelerden hayvan ve hayvansal ürünlerin ithalatı risk taşımaktadır. Sığırların en çok risk taşıyan materyalleri arasında beyin, boyun ve sırttaki sinirsel dokular, göz ve barsaklar yer almaktadır. Dalak, kafa (dil hariç), timus, kemik iliği ve hipofiz bezi sinirsel dokulara oranla daha az risk taşımaktadır. Eğer ete işleme ve parçalama sırasında riskli organlar (özellikle beyin, göz ve omurilik) temas etmemişse veya riskli organlar karıştırılmamışsa, et en az risk taşıyan sığır ürünüdür. İnsanlarda ve hayvanlarda bu hastalıklardan korunmak için şüpheli veya hastalıklı sığırların riskli materyallerinin hayvan ve insan gıdasına girişini engellemek gerekmektedir.
TSE, Prion Hastalıkları ve BSE : TSE (Transmisible spongiform encephalopathy, bulaşabilen süngerimsi ensefalopati) hayvanlar ve insanlarda merkezi sinir sistemini etkileyen, kronik, dejeneratif ölümcül bir hastalıktır. Bu hastalıklara "Prion hastalıkları" da denilmektedir. Bu gruptaki hastalıkların ortak özellikleri vardır. Hastalıklar etken alındıktan sonra uzun zaman içinde oluşur. Hastalığın ilerlemesiyle beyin süngerimsi bir hal alır ve dolayısıyla merkezi sinir sistemine ilişkin arazlara ortaya çıkar. Bağışıklık oluşmaz.

Tedavisi yoktur ve canlı hastalık belirtileri görüldükten sonra genellikle 1 - 3 ay içinde yaşamını kaybeder. BSE (Bovine spongiform encephalopathy, halk arasında "deli dana hastalığı, mad cow disease) olarak bilinen ve TSE'ler içinde yer alan ve ilk kez 1985 yılında İngiliz sığırlarında görülen, kronik, dejeneratif ve ölümcül bir merkezi sinir sistemi hastalığıdır.

Sığırlarda ilk "deli dana hastalığı" 1985 yılında İngiltere'de Kent şehrinde bildirilmiştir. Koyundaki Scrapie hastalığı etkeninin (PrPsc) koyun et-kemik ununun sığır yemlerine katılması ile sığırlara geçtiği varsayılmaktadır. Hastalığın koyundan sığıra geçişinde, İngiltere'de 1980 yılında yapılan yem işleme değişikliğinin (hidrokarbonlu solventlerin "rendering" işleminde kullanılmasının durdurulması) ve et - kemik unu oranının %1 den daha fazla oranlarda kullanılmasının etkili olduğu yönünde görüşler vardır. Ancak daha sonra yapılan çalışmalarla hidrokarbonlu solventlerin Scrapie etkeninin yok edilmesinde etkisiz olduğu bildirilmiştir. Bazı yorumlara göre de Scrapie etkeninin mutasyona uğradığı ve tür engelini aşarak sığıra geçtiği iddia edilmektedir.

Sığır orijinli et kemik ununun sığır yemlerine katılması ile de hastalık diğer bölgelere ve Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Bu yüzden İngiltere 1988 yılında sığır ve koyun yemlerine bu hayvanların et ve sakatatlarının protein kaynağı olarak katılmasını yasaklamıştır.

Türler Arası Bulaşma


Deli dana hastalığı sığırdan sığıra, sığırdan diğer hayvanlara, sığırdan insana ve insandan insana yakın temas ile bulaşmaz. Doğal koşullarda etkenin sığırlara geçişi, sığır yemlerine hastalıklı koyun ve sığır et-kemik unlarının katılmasıyla ağız yolu ile olmaktadır. Sığırlarda anadan (maternal) bulaşmanın olabileceği bildirilmiş ise de bu yolla bulaşmanın doğal koşullarda çok az düzeyde olabileceği vurgulanmıştır. Hastalık deneysel olarak kedi, koyun, sığır, kürk hayvanları, fare, domuz ve maymuna bulaştırılmıştır. Bu hayvanlardan deli dana hastalığı etkenine en duyarlı hayvan sığırlardır. Sığırlar fareye göre 1000 kat daha fazla duyarlıdır. Beyin içi injeksiyon oral yola göre 200.000 kez daha etkilidir. Tavukta oluşturulamamıştır.

Deli dana hastalığının insanlara, hasta sığırların etken taşıyan kısımlarının yenilmesiyle bulaşabileceği varsayılmaktadır. Özellikle riskli sığır ürünlerinin yenilmesi veya kullanılması ile insanlara bulaşabileceği bildirilmiştir. Bu nedenle son yıllarda bazı Avrupa ülkelerinde riskli kısımların karkastan uzaklaştırılması ve yakılması yöntemi uygulanmaktadır. Sığırdan sığıra kan ile bulaşma saptanmazken sığırdan kan ile koyuna bulaşabileceği bildirilmiştir. Sığırların riskli kısımları ile bulaşmış kan ürünleri, sığır orijinli kozmetikler ve ilaçlarla da deli dana hastalığının bulaşabileceği doğrultusunda çalışmalar vardır. Ancak bu çalışmaların sonuçlarının daha detaylı incelenmesinde ve diğer bulgular ile desteklenmesinde yarar vardır.

Deli dana hastalığının etkeni otaklavda normal sterilizasyon şartlarında (120°C'de 15 dakika) yok olmadığı için iatrojenik yolla özellikle bademcik, apandisit ve beyin omurilik cerrahisinde kullanılan aletlerde kaldığı ve sonuçta insanlara operasyon sırasında bulaşabileceği bildirilmiştir. Doku ve organ nakli (özellikle kornea) ve hipofiz extraktı enjeksiyonları ile de bulaşmaların olabileceği dikkat çekilmesi gereken bir noktadır.


SÜT SIĞIRLARINDA MEME İLTİHABI (Mastitis)


Genelde yüksek verimli süt sığırlarının bir hastalığı olan meme iltihabı (mastitis) özen gösterilmediği durumlarda yüksek ekonomik kayba yol açar.


Meme ya dıştan (mekanik ve kimyasal) etkiye maruz kalarak zarar görür ve mikroorganizmalar meme dokusunda iltihaba yol açar veya içten kan ve lenf yoluyla meme dokusuna geçen mikroorganizmalar sebebi ile iltihaplanır. Dış etkenlerin başında ahır hijyeni, hatalı sağım veya sağım aletleri ve temizlik gelir.


Mastitisli sütlerin karıştırıldığı sütler yoğurt ve peynir üretiminde kullanılmazlar. Mikrop türü stafilokok ve streptokoklardır. Temizlik (hijyen) şartlarına uyulmayan durumlarda gelişir. Tedavide gecikildiğinde memenin kör kalmasına yol açar. Mastitisin en tehlikelisi tüberkülozik mastitistir. İnsanlara tüberküloz hastalığının bulaşmasına yol açar.


Sağlıklı bir memeden sağılan ilk süt damlacıklarında hücre sayısı 500.000 / ml’ den azdır ve patojenik (hastalık yapıcı) mikroorganizmalar yoktur. Hayvanın sağlığı bozuksa bu miktar artar fakat patojen mikroorganizmalar görülmeyebilir. Meme iltihabı varsa hücre sayısı çok artar ve patojen mikroorganizma sayısı çoğalır.
Mastitis sonucu süt verimi düşer ve sağıtımı için harcanan para maliyeti etkiler. Süt kazein miktarı düşer, yağ oranı etkilenmez. Laktoz oranı % 5 -10 azalır. İltihaplı meme sütleri ile yapılan peynirlerde asitleşme yavaşlar. Mayanın sütü pıhtılaştırma süresi uzar. Peynir altı suyunun kazinden ayrılması güçleşir. İltihaplı sütlerden yapılan peynirlerde acılaşma görülür. Pastörize sütte kesilmelere yol açar. Sterilize sütlerde tortulaşma görülür.


Hatasız bir sağım, meme başlarının sağımdan önce ve sonra temizlenmesi, sağım makinelerinin kontrolünün düzenli yapılması, elle sağım yapılıyorsa iyi el temizliği, iyi bir ahır hijyeni meme iltihaplanmalarını asgari düzeye indirir.

Mastitisin sağıtımı devam ederken hayvanın çok sık (günde 5-10 defa) sağılması gerekir. İyileşmeyi çabuklaştırır ve memenin körleşmesini önler.





BESLENME HASTALIKLARI :

(A) Yem maddelerinin fiziksel özelliği ve hatalı bakım ve besleme şartları


(B) Diyetin temel besin maddelerinden bir veya birkaçının noksan veya fazlalığı /dengesiz dağılımı
sonucu gelişir.

(A) YEM MADDELERİNİN FİZİKSEL ÖZELLİĞİ , HATALI BAKIM VE BESLEME SONUCU GELİŞEN BESLENME HASTALIKLARI

a-Asidozis (Laktik asidozis, Tohmalama, Hamurlama)

Kaba yem oranının düşük, kesif yem oranının yüksek olduğu durumlarda işkembeli hayvanlarda en çok görülen hastalık ASİDOZİS (TOHMALAMA-HAMURLAMA)'dir.
Besi sığırlarında çok sık görülen bir hastalıktır. Hastalık, yüksek kaba yemli bir beslenme rejiminden birdenbire yüksek kesif yemle besleme rejimine geçildiğinde daha çok görülür.
Bu bakımdan, besi döneminin sonuna doğru (pazarlamaya yakın) hayvana daha fazla canlı ağırlık kazandırmak amacıyla kesif yem oranı arttırılır iken, kaba yem oranı da ayni oranda düşürülerek, bu işlemi en az bir hafta - on günlük bir sürede yerine getirmeliyiz.
Ancak hicbir zaman kaba yem oranını sıfıra (0) indiremeyiz. Besinin son günlerinde toplam yemde kaba yem oranı %15, ancak besinin son haftasında % 10 olmalıdır.
Besi sonu (pazara yakın) uygulama döneminde hayvanın sindirim sisteminde bir bozukluğa yol açılırsa, hayvan birkaç gün içersinde besi suresinde aldığı kiloların çoğunu kaybeder ve kârlılık oranı düşer

b- Karaciger İltihabi (absesi)

Besi hayvancılığında Rasyonda hem kesif yem oranı yüksek hem de rasyon tozluysa (çok ince) karaciğer absesi (iltihap) denen hastalık hali ortaya çıkabilir.
Sığırlarda tırnak çürümesine sebep olan mikroplar karaciğerde iltihaba yol açar. Bu durum, temizliği iyi yapılmayan ahırlarda daha çok görülür. Buna karşılık açık ve yarı açık besi işletmelerinde ise daha az görülür.
Bu hastalığın teşhisi güçtür. Hayvan uzun süre iştahsızlık gösteriyor ve zayıflıyorsa karaciğer iltihabından şüphelenilmelidir.
Veteriner hekime doğru bilgi verilirse tedavide başarı sağlanır. Sürüyü hastalıklardan korumak için besinin başlangıcında rasyonda kaba yem oranının yüksek tutulmasında çok yarar vardır.

c-Topallıklar (Laminitis, Founder, Arpalama)

Kesif ve çok ince (tozlu) yem oranı kaba yeme (ot, saman, yonca) oranla çok yüksek olduğunda bir süre sonra hayvanlarda topallamalar baş gösterir.
Elle tutulduğunda hayvanın tırnağı sıcaktır. Temizlik şartları iyi olmayan kapalı barınaklarda topallıklar artar. Rasyonda özellikle çinko ve kaba yem durumu iyi ayarlanmalıdır.
Çok sulu, yeşil gıda tüketiminin de topallıklara yol açtığı bildirilmektedir.

Ayak (tırnak) ve bacaklarda ağrı ve ateş vardır, yürüyüş isteksizdir. İhmal edildiğinde kalıcı topallıklara yol açabilir. Hastalık ilerlediğinde toynak kemikleri açısı bozulur.
Koruyucu hekimlik (sağıtım /tedavi ) için sebeplerin ortadan kaldırılması gerekir. İyileşme olmazsa hayvan elden çıkarılmalıdır. Koruyucu sağıtım için besinin başından itibaren rasyonun kaba ve kesif yem dengesi devamlı gözden geçirilmelidir.

d- İşkembe Şişkinliği (Blot, Meteorismus)

İşkembe ve börkenekte fazla miktarda gaz toplanmasıdır. Çok ince öğütülmüş (tozlu) kesif gıda verilmesi sonucu gelişir.
Ayrıca baklagillerden zengin yeşil gıda tüketimi sonucu da gelişir. İşkembede köpüklü bir madde teşekkül eder.
Mera besisi sırasında üre ile henüz gübrelenmiş buğday, arpa tarlalarında otlatılan hayvanlarda çok görülür ve ölüme kadar götürür.

Hayvanlarin ilk önce sol açlık çukurluğu, daha sonra da sağ açlık çukurluğu şişer, gerisi (anus) dışarı fırlar, solunum güçlüğü vardır. Dil, mavimsi siyaha çalan bir renk alır. Sağıtım / tedavi için sebebin ortadan kaldırılması gerekir. Hayvan ayakta ve baş yukarda tutulmalıdır. En kısa zamanda veteriner hekime başvurulmalıdır. Hafif vakalarda ağızdan mısır yağı, prolaxalen gibi maddeler verilir.
e- İdrar Taşları

İdrar taşları, dane (kesif) yemlerden oluşan yüksek enerji değerli rasyonla beslenme rejiminde ve silikatlardan zengin topraklar üzerinde yapılan mera hayvancılığında veya
silikatlı topraklardan elde edilen ürünlerle beslenen erkek hayvanlarda tuzların idrar kanallarında tortulaşması ile ortaya çıkar.
Kış aylarında su tüketimi asgari seviyeye düştüğünden idrar taşları şekillenme olasılığı artar. Su tüketimini arttırmak için diyetin tuz oranının arttırılması yarar sağlar.
Yemde;
1) Yüksek oranda potasyum,
2) Yüksek fosfor düşük kalsiyum,
3) Yüksek oranda pancar ve diğer posalar, pamuk tohumu küspesi ve
4) A vitamini noksanlığının birlikte seyrettiği durumlarda idrar taşları şekillenme olasılığı artar.
Hayvanlara daha fazla canlı ağırlık kazandırmak amacı ile hormon "dietylstilbestrol" uygulaması da idrar taşları olgusunu arttırır.
(Hormonlar amaç dışı kullanıldığında, radyasyon benzeri, insan sağlığını çok olumsuz etkileyen maddelerdir.)

Hayvan sık sık idrar yapmak için zorlanırsa da idrar akmaz, bel kamburlaşır. Müdahale edilmediğinde idrar kesesi yırtılabilir ve üremi başlar.
Ağrı dindirici ve kas gevşetici ilaçlarla tedavi sansı vardır.

İdrar taşlarının şekillenmesini önlemek için rasyon kalsiyum fosfor dengesi 2:1 olacak şekilde ayarlanmalıdır.
Rasyona % 0.5 oranında Amonyum klörur veya % 0.9 oranında Amonyum sülfat ilavesi önerilmektedir. Su tüketimini arttırmak için, özellikle serin ve soğuk havalarda, rasyonun tuz oranı arttırılmalıdır.

f-Gün Işığına Hassasiyet

Açık deri rengine sahip hayvanlarda görülür. Bazı yem maddelerinde, otlarda, ilaçlarda bulunan maddeler deride hassasiyete yol açar. Bazen de karaciğerin işlevlerindeki bozukluk sonucu vücut tarafından sentezlenen maddelerin atılamaması sonucu gelişir.

Gıda tüketimi sonucu gelişen olaylar başlıca; baharda hayvanlar tarafından islak, yeşil ve hızlı gelişen yabani otların kara buğday (Fagopyrum esculatum), kolza, lahana, üçgül, yonca, İsvec yoncası, yabani yonca, kuzu dili tüketimi sonucu gelişir.

Açık renkli vücut kısımlarında kırmızılık, şişkinlik görülür. Sağıtım/tedavi için meranın değiştirilmesi yeterlidir.
Açık ve yarı açık besi sistemlerinde ortaya cikan durumlarda rasyonda yer alan yem maddeleri gözden geçirilmelidir.
g- Diyetin Temel Besin Maddelerinden Bir veya Bir Kaçının Noksan veya Fazlalığı (Dengesiz Dağılımı) Sonucu Gelişen Beslenme Hastalıkları

Normal bir rasyon, hayvanın gereksinimini karşıladığı gibi beklediğimiz canlı ağırlık artışını da sağlayacak kadar enerji (karbonhidrat, yağ), protein, mineral ve vitamin içermelidir.
Bunların noksanlıklarında ortaya çıkan durum; iştah kaybı, gübre ,toprak, kıl gibi yabancı maddeleri yeme (pika), kılların kabarması, devamlı veya aralıklı ishal, büyümenin durması veya yavaşlaması, derinin kaba-kıvrımlı bir görünüm alması, solunum güçlüğü ve nabız artışı gibi bulgulardır. Bunların önemini ve noksanlıklarında ortaya çıkan durumlar şunlardır:

i- Enerji ve Protein Noksanlığı

Tüm yaşamsal olaylarda enerjiye gereksinim kaçınılmazdır.
Kalbin çalışması, kan basıncı ve kasların gerilimi ve güç (hareket üretimi), sinir sisteminde uyarıların nakli,
böbreklerden geriye emilme, protein ve yağ sentezi,
süt salgılanması, yumurta oluşumu, yapağı - tiftik üretimi, karbonhidrat ve yağ metabolizması sonucu ortaya çıkan enerji ile gerçekleşir.
Hayvancılıkta verimliliği en fazla enerji noksanlığı etkiler, ya yetersiz ya da düşük kaliteli diyet noksanlığı sonucu gelişir. Mera şartlarının yetersizliği dolayısıyla Yurdumuzda ekstansif hayvancılıkta enerji noksanlığı olağan seyreden bir durumdur.

Enerji noksanlığı, üretim düşüklüğü, gelişmenin yavaşlaması veya durması ile kendini gösterir. Şiddetli seyreden enerji noksanlığı A vitamini, protein ve fosfor noksanlıkları ile karışı.r

Proteinler, amino asitlerden oluşmuş karmaşık organik bileşiklerdir. Proteinleri oluşturan amino asitlerden bazıları temel (diyetle alınmasında zorunluluk olan) essensiyel amino asitlerdir.
Bir kısmı da hayvan organizmasında sentezlenebilen, diyetle alınmasında zorunluluk bulunmayan amino asitlerdir.
Fakat bu sınıflandırma daha ziyade tek mideliler için geçerlidir. İskembeli hayvanlarin gereksinimi olan tüm amino asitler işkembelerinde yer alan bakteriler tarafından sentezlenir.
Ancak, bazı durumlarda süt sığırlarında yüksek süt verimli hayvanların yem rasyonları metiyonın ve lizin gibi amino asitler bakımından yetersizlik ortaya çıkmakta ve desteklenmesi gerekmektedir.

Proteinler, tüm bitki ve hayvan hücrelerinde en aktif rol oynayan maddelerdir. Protein noksanlığı, organizmaya giren ve çıkan protein oranlari arasındaki dengesizlik sonucu gelişir.
Yetersiz protein alımı düşük verimli hayvanlarda çok önemli değildir. Hızlı canlı ağırlık kazanan (gelişen) kültür ırkları ve melezleri için rasyonun protein içeriği çok önemlidir.
Rasyonda düşük protein oranı geviş getiren hayvanlarda mikro-organizmaların üremesini azaltır. Dolayısıyla karbonhidratlarin hazmı güçleşir. Karbonhidratlardan (enerji) noksan bir diyetle beslenme sonucu da ayni durum gelişir.
Dolayısıyla enerji noksanlığı ikincil bir protein noksanlığına yol açar.
İşkembede kükürt lizin ve metiyonın amino asitlerinin, kobalt B12 vitaminin sentezi için çok önemlidir.
Bu durumda basit bir protein noksanlığının ortaya çıkışını genel bir beslenme noksanlığından ayırt etmek güçleşmektedir.

İştah kaybı protein noksanlığında ilk göze çarpan bulgudur. İştahsızlığın devamı durumunda, hayvan tükettiği enerji maddelerinden yeteri kadar yararlanamadığı için enerji noksanlığı benzeri bulgular ortaya çıkar.
Canlı ağırlık kaybı, yavaş büyüme ve daha ileri durumlarda yaygin deri alti ödemi (gerdan ve karın altında) göze çarpar.
Erişkin geviş getirenlerde diyetin % 7 protein içermesi pozitif azot dengesi için en düşük düzey olarak kabul edilir. Mera bitkileri arasında baklagil türlerinin yer alması hem yem tüketimi hem de protein dengesi bakımından önem taşır.
Diyetin % 7'den daha düşük protein içermesi halinde organizma minerallerden de gereği şekilde yararlanamaz.


B-MİNERAL DENGESİZLİKLERİ SONUCU GELİŞEN BESLENME HASTALIKLARI

a- Raşitizm (Kalsiyum ve Fosfor Noksanlığı veya Dengesizliği)

Uzun süreli gün ışığından mahrum kapalı ahırlarda tutulan hayvanlarda özellikle gençlerde gelişir.
Bacak kemiklerinde içe ve dışa doğru bükülmeler görülür.
Hayvanın kalça kemikleri şekil değiştirir ve çıkıntılı bir vaziyet alır.
Diz eklemleri ve kalça kemiklerinde genişleme, hareket esnasında ağrı görülür.
Açık veya yarı açık , gün ışığına maruz bırakılmış besi sistemlerinde yukarıdaki durumlar gözlenmez.

Rasyonda kalsiyum, fosfor ve D vitamini noksanlıklarında veya kalsiyum fosfor dengesi (normali 2:1) bozukluğu sonucu gelişir. Kemikler tamamıyla şekil bozukluklarına uğramamışlarsa D vitamini enjeksiyonu iyileşmeyi (kemiklerin normal şekil almasını) sağlar.

b- Tuz Noksanlığı

Hayvanların tuz ihtiyacının karşılanması Yurdumuz mera hayvancılığında ileri derecede ihmal edilen bir konudur.
Tuz verilse bile haftalık veya aylık uygulamalar şeklinde yürütülmektedir. Tuz hayvanların günlük gereksinim duyduğu bir besin maddesidir.
Aralıklı tuzlama hayvanın gereksinimini karşılamaz ve beklenen yararı sağlamaz.

Tuz noksanlığı iştah kaybına, büyümede (gelişme) gecikmeye ve canlı ağırlık kaybına yol açar. Hayvanlarda tuza karşı aşırı istek görülür.
Besi hayvanlarında kesif yeme % 1 veya tüm rasyona %0.5 oranında tuz karıştırılmalıdır. Mera besiciliğinde akşam veya sabah her gün tuz verilmelidir.

c- Osteomalacia( Kemik Yumuşaması, Erişkin Raşitizmi)

İleri yaşlarda rasyonda başlıca fosfor (P) noksanlığı, bazen de kalsiyum (Ca) ve D vitamini noksanlıkları sonucu gelişir. Kemikler incelir ve bükülür (bacak kemikleri). Eklemler şişkindir. İştahsızlık vardır. Kemik kemirme, gübre, toprak yeme görülür. Gençlerde fosfor, kalsiyum ve D vitamini noksanlıklarında görülen kemik hastalığı (osteomalasiya), raşitizmin erişkinlerdeki karşılığıdır.
Besi hayvanlarından ziyade süt sığırlarında görülen bir hastalık halidir.
Besi hayvanlarında da kemiklerin ve hayvanın iyi gelişmesini sağlamak için rasyonun mineral dengesi iyi ayarlanmalıdır.

d- Parakeratoz (Deride Keratin Artışı, Kepeklenme, Kıl Dökülmesi)

Çinko noksanlığı sonucu gelişen bir durumdur.
Çinko noksanlığında hayvan yemden yeteri kadar yararlanamaz, canlı ağırlık kazancı düşer, ilerlemiş durumlarda deride kepeklenme görülür, keratin artışı sonucu kıl dökülmesi başlar, deri kıvrımlı ve kaba görünümlü bir hal alır. Gözlerde çapaklanmalar, akıntı ve kirlenme görülür.
Çinko noksanlığında A vitamini karaciğerden vücudun diğer dokularına dağılamaz ve A vitamini noksanlığı benzeri bulgular ortaya çıkar. Yukarıdaki bulgular ortaya çıkmasa bile çinkonun yeme karıştırılması canlı ağırlık artışını hızlandırır, hayvanda iyi görünüm sağlar.
Çinko noksanlığına yol açmamak için rasyonun kalsiyum oranının iyi ayarlanması gerekir. Kalsiyum yüksekliği sindirim sisteminden çinkonun emilimini olumsuz etkiler.

Özellikle mera hayvancılığında otlarda çinko yoğunluğunun düşüklüğü sonucu çinko noksanlığına ilişkin bulgular fazla gelişir.
Bu gibi durumlarda bir miktar ince öğütülmüş yeme veya kepeğe günde 30 - 40 mg çinko karıştırılması hayvanın günlük gereksinimini karşılar.



e-Kobalt Noksanlığı (Enzootic Marasmus, Zayıflatıcı Hastalık)

İşkembeli hayvanlarda diyet kobalt noksanlığının yol açtığı olay doğrudan bir B12 vitamini noksanlığıdır.
Noksanlığın nedeni kobalt olduğu için bu husus mineral noksanlıkları bölümünde işlenmektedir.
Normal bir işkembede çok miktarda bulunan bakteriler hayvanların B12 ve diğer B karmaşık vitaminlerle (B1,B2,B6), K vitaminine olan gereksinimlerini karşılayacak kadar sentezleyebilirler.
Bu yüzden erişkin işkembeli hayvanların dışarıdan B karmaşık vitaminleri ve K vitaminini almalarına gerek yoktur.
Kuzu ve buzağılar işkembeleri gelişinceye kadar B karmaşık ve K vitamin gereksinimlerini ana sütünden karşılarlar.
Diyette kobalt noksan ise yeterli B12 vitamini sentezlenemediğinden, hayvanda yeterli kırmızı kan yapımı gerçekleşemez ve kansızlık başlar.
Kobalt noksanlığı hayvanın gün geçtikçe zayıflamasına, iştah kaybına, yabancı maddeler yemesine ve güç kaybına yol açar.
Diyete kobalt ilavesi hayvanın çok kısa bir süre içerisinde kendini toparlamasına ve canlı ağırlık artışına yol açar. İleri derecede kobalt noksanlığında ölümler başlar.
Hastalığın müzmin seyredişi diğer mineral noksanlıkları ile karıştırılmasına yol açar. Kobalt da diğer mineraller gibi rasyona karıştırılmalı ve noksanlık var veya yok diye düşünülmemelidir.

f- Bakır Noksanlığı

Geviş getirenlerde bakır noksanlığı başlıca döl veren hayvanlarda döl verimini etkiler, yavru atımı, felçli (çarpık) doğumlara yol açarsa da, erişkinlerde noksanlığı verim düşüklüğüne, devamlı veya aralıklı ishale, kıl-tüylerde kabarmaya, canlı ağırlık kazanamamaya ve yemden yararlanamamaya yol açar. Erişkinlerde kıllarda mat görünüm ve kabalaşma barizdir. Erişkinlerde bakır noksanlığından ölüm çok az görülür.

Bakır noksanlığı, erişkinlerde doğrudan verimi etkilediği için yemlere katılması verim artışında büyük rol oynar. İhmal edilmemelidir.



g-Selenyum noksanlığı

Erişkinlerde selenyum noksanlığı, yukarıda belirttiğimiz gibi, bakır noksanlığına benzer bir durum arz eder. Erişkinlerde selenyum noksanlığından olum veya noksanlığına iliskin klinik bulgulara rastlanmasa da hudut düzeyde seyreden selenyum noksanlığı yemden yararlanma ve canlı ağırlık verimini çok etkiler. Bu yuzden yemlere katilmasi veya selenyum eriyigi seklinde enjekte edilmesi gerekir.

h-Mangan noksanlığı

Genç hayvanlarda mangan noksanlığı eklemlerde şişkinlik, bacaklarda bükülme ve kısalık, hayvanda gelişmenin durmasına yol açar. Bakır noksanlığı benzeri seyir izler. Mangan boğa ve koçlarda normal sperma üretim ve gelişimi için son derece önemli bir elementtir. Döl verimini etkiler. Yeni doğanlarda iskelet bozuklukları ile tezahür eder.

i-Kansızlık (anemi)

Beslenme noksanlıklarından ileri gelen kansızlıkta iştah kaybı ve sürekli zayıflama dikkati çeker.

Kansızlık genelde diyette demir noksanlığında gelişir fakat bakır, kobalt gibi eser elementlerle, riboflavin (B2 vitamini), pridoksin (B6 vitamini), pantotenik asit, folik asit gibi vitamin noksanlıkları da kansızlığa yol açar.
Bu tur beslenme noksanlıklarından ileri gelen kansızlıklar daha ziyade süt emen kuzu ve buzağılarda gelişirse de diyette bakır ve kobalt noksanlıkları sonucu erişkinlerde de gelişir. Erişkinlerde kansızlığın başlıca sebeplerinden biri de hayvanlarin dış ve iç parazitlerle yüklü bulunmasıdır.
Bu bakımdan besiye alınan hayvanlara ilk yapılacak işlem iç ve dış parazit mücadelesidir. Süt emen buzağılarda bir defaya mahsus olmak uzere 100 000 İU A vitamini, 20 000 İU D vitamini, 3 – 4 mg selenyum, 500 – 600 mg Demir dekstran verilmesi buzağıların çok kısa zamanda toparlanmasına yardim eder.

Gerek entansif gerekse ekstansif hayvancılıkta Yurdumuzda uzerinde onemle durulmasi gereken bir konu da hayvanlarin herhangi bir yolla mineral maddelerle desteklenmesidir.
Hayvan üreticileri şimdiye kadar daha çok vitaminler üzerinde durmuş ve hayvanların vitaminlerle desteklenmesine ağırlık vermişler fakat yemlere mineral karıştırılmasını ihmal etmişlerdir.

Ülkemizde yapılan çalışmalar "mineral açlığının" vitaminlerden çok daha yaygın olduğunu göstermiştir.
Mera bitkileri, yem ve kan analizleri bunların tüm mineral elementler yönünden normalin altında bulunmuştur.
Bunun böyle olması çok doğaldır, çünkü Anadolu toprakları asırlardır ekilip biçilmekte ve meralarında hayvan otlatılmaktadır.
Bitkisel üretimle ve hayvan otlatmakla topraktan çekilen minerallerin yerine ise yenisi konmamaktadır.
Bunun sonuçlarını bugün Yurdumuzun pek çok bölgesi ve yöresinde çeşitli beslenme hastalıklarının ortaya çıkması ile görmekteyiz. Örneğin, çiftlik hayvanlarında selenyum noksanlığı tüm Yurt düzeyinde söz konusudur ve bu yüzden gerek büyük baş gerekse küçük bas hayvan üretimimizde çok büyük kayıplarla karşı karşıyayız.
Bakır noksanlığı pek çok bölgemizde görülmektedir. Fosfor noksanlığı, meraların kurumaya yüz tutması ile mera hayvancılığımızda verim düşüklüğüne yol açan unsurların başında gelmektedir.
Tuz verilmesini büyük oranda ihmal eder, maliyeti pek düşük seviyede etkileyen tuzu dahi hayvanlarımızdan esirgeriz.

C-VİTAMİN NOKSANLIKLARI

Mera besisi ve kapalı sistem besi hayvancılığında silaj, kuru ot, kuru yonca veya çok az da olsa yeşillik yediriliyorsa A vitamini noksanlığı olası değildir. Ancak, aşırı kurak geçen mera besisi döneminde hayvanlara A vitamini enjeksiyonu yapılmasında yarar vardır. Hayvanların çok uzun süre kuru ve kesif yemlerle beslenmesi sonucu "Gece körlüğü" denilen olaylar baş gösterir.
Havanın kararmaya başlaması ile hayvan önünü göremez. A vitamini organizmada epitel doku dediğimiz derinin dış, sindirim sisteminin iç yüzeyini kaplayan dokuların sağlığı için çok önemlidir. Göz retinası ve karaciğerde depolanır ve buradan vücut dokularına yayılır.

Gece körlüğünün sebebi yemlerde A vitamini ile çinko noksanlığıdır. A vitamini ile çinko minerali vücutta bir diğerinin görevini tamamlayan iki maddedir. Bunlardan noksan yemlerle beslenen hayvanlarda gözlerde devamlı bir çapaklanma, tüylerin kabarık ve mat, hastalıklara dayanıklılığın azalması, kemiklerde şekil bozuklukları gözlenir. Uzun süreli kuru ve kesif yem miktarı yüksek bir besleme rejimi uygulandığında hayvanlarda idrar taşları çok şekillenir.
Bunlar idrar tıkanmasına ve hayvanın ölümüne yol açar.
İdrar taşlarının şekillenmesinin sebebi A vitamini ve kalsiyum miktarı noksan fosfor ve silikat miktarı yüksek besin maddeleridir.
Kesif yemlerde fosfor, kaba yemlerde silikat oranı yüksektir. Yüksek oranda pancar ve diğer posaların kullanılması, pamuk tohumu küspesinin yemde yüksekliği, A vitamini noksanlığı idrar taşları şekillenmesini artırır. İdrar taşları şekillenmesini önlemek için kesif yeme % 1 oranında Kalsiyum karbonat (bildiğimiz mermer tozu) katılması ve yemlere sadece mineralleri taşıyan yem katkı maddeleri katılıyorsa, A vitamininin bir defa besi başlangıcında, bir defada da ortalarında (üç ay sonra) iğne şeklinde yapılması yeterlidir.
Enjeksiyonla verilmek istenmiyorsa yemlerine 1500 İ.U./kg A vitamini katılması yeterlidir. A vitamini karaciğerde depolanır ve depolanan A vitamini varlığını altı ay kadar sürdürür.

Üç aylık buzağı döneminden başlayarak 2 yaşına kadar olan besi sığırlarında çok seyrekte olsa beyin iltihabi (çürümesi) görülebilir. İşkembe düzeninin bozulması sonucu B1 vitamini noksanlığının şekillenmesiyle beyin iltihabının geliştiği üzerinde durulmaktadır.
Normal çalışan işkembe mikrop yuvasıdır. İşkembede mikropların ölmesi ve mikrop üremesinin durması demek işkembenin çalışmasının durması demektir.
İşte mineralli yem katkı maddelerinin bir özelliği de işkembede mikrop üremesini arttırmasıdır.
Kaliteli mineralli yem katkı maddeleri kullanılan bir besi sürüsünde beyin iltihabi görülmez. İşkembede mikrop üremesi normal seyrettiğinde bu mikroplar hayvana gerekli olan B karmaşık ve K vitaminlerini sentezlemektedirler.
Uzun süreli gün ışığından mahrum kapalı ahırlarda tutulan hayvanlarda, özellikle gençlerde, bazen bacak kemiklerinde içe veya dışa doğru eğilmeler görülür.
Kalça kemikleri şekil değiştirmiştir ve çıkıntılı bir vaziyet alır. Güneşlenen hayvanlarda bu durum görülmez. Bunun sebebi hayvanların vücutlarında bulunan bir maddenin gün ışığının etkisi ile kemiklerde şekil bozukluklarını önleyen maddenin (D vitamini) yapılmasını sağlamasıdır. Kemik bozukluklarını önlemek için ya hayvanları gün ışığında tutacak ya da yukarıda sözü edilen bir defa besi başlangıcında, bir defa da besi ortasında yapılacak A vitamini iğnesi içine D3 vitamini bulunan tertipten katacağız. Hayvanları kapalı ahırlarda beslemiyorsak, açık, yarı-açık besi hayvancılığında yukarıda bahsettiğimiz gibi dengeli bir beslenme rejimi uyguluyorsak, kemiklerde herhangi bir şekil bozukluğuna rastlanmaz.

D-ZEHİRLENMELER
Sığırlarda mera yetiştiriciliğindeki zehirlenmeler koyunlardakine benzer şekilde seyreder.
Kapalı sistemde zehirlenmeler genelde besin maddelerinin zehirli maddelerle bulaşması veya nemli, rutubetli ortamlarda depolanması sonucu mukotoksinler sonucu gelişir.
Bunlardan bir kısmı aşağıda özetlenmiştir:

a- Arsenik Zehirlenmesi

Arsenik zehirlenmelerine, yemlere karışan arsenikli yabani ot öldürücüler, patates pürlerinin öldürülmesinde kullanılan arsenik bileşikleri içeren kimyasallar sonucu bir zamanlar yaygın olarak rastlanmakta idi.
Arsenikli bileşiklerin kullanılmasının yasaklanması sonucu zehirlenme olaylarına artık rastlanmamaktadır. Yüksek dozda arsenik bileşikleri alan hayvanlar bir – iki gün içerisinde ölürler. Hayvanda şiddetli ishal ve karın ağrısı vardır. Teşhis için bağırsak içeriği analiz edilmelidir.

b-Flor zehirlenmesi
Tuğla fabrikaları ve diğer endüstriyel üretim yapan işletmelerden flor çevreye yayılarak zehirlenmelere yol açabilir. Boksit ( alüminyum hammaddesi) ve fosfat kayalarının işlenmesi sonucu da çevreye bol miktarda flor yayılmaktadır.

Fazla flor içeren içme sularını tüketen hayvanlarda flor zehirlenmesi görüldüğü rapor edilmiştir. İşlenmemiş kaya fosfatlarının hayvan yemlerine katılması kemiklerde flor birikimine yol açmaktadır.
Yüksek flor alan hayvanlarda anormal görünüşlü diş ve kemik yapısı (kahverengi, benekli), eklemlerde sertleşme, iştah kaybı, zayıflama, süt veriminde düşme, ishal ve tuza karşı fazla iştah görülür. Sürüde yaygın bir flor zehirlenmesinde topallıklar artar. Kemiklerine dokunulduğunda hayvan acı hisseder.

Diyette flor içeriği kuru madde (KM) üzerinden 100 ppm (% 0.01= 100 mg/kg) hudut düzey kabul edilir. Bunun üzerindeki miktarlarda zehirlenmeler başlar. Koruyucu hekimlik açısından tedavi için sebebin ortadan kaldırılması gerekir.

c-Kurşun Zehirlenmesi

Kurşun dünyada çiftlik hayvanlarında en çok zehirlenmeye yol açan bir elementtir.
Çevre kirletici olarak kurşunlu yakıtlar başta gelmektedir. Kurşun ve boya fabrikalarının çevrelerinde kurşun zehirlenmelerine rastlanır.
Trafik yoğunluğu fazla olan yol kenarlarında otlatılan hayvanlarda kurşun birikimi oldukça yüksektir. Bu yüzden bahar ve yaz aylarında yol kenarlarında çok uzun sure otlatılan hayvanların iyi gelişmediği dikkati çeker.

Müzmin kurşun zehirlenmesinde iştah kaybı görülür. Hayvanlar zayıflar, gebeler yavru atar. Genç hayvanlar erişkinlerden daha fazla etkilenirler. Böyle hayvanlarda kas seğirmesi, diş gıcırdatması görülür. Sağıtım/tedavi için sebebin ortadan kaldırılması gerekir.
d-Bakır zehirlenmesi
Sığırlarda müzmin bakır zehirlenmesi daha ziyade endüstriyel bakır işletmelerinin çevresinde ve hatalı yem katkı maddeleri kullanılması sonucu ortaya çıkar. Bakırın karaciğerde birikerek belirli bir seviyeye ulaşmasından sonra serbest kalan bakırın kan dolaşımına geçmesi ile zehir etkisi ortaya çıkar.
Kanda bakır seviyesi çok yükselir. Müzmin bakır zehirlenmesi hayvanda sarılık şekillenmesinden önce tanınırsa hayvana ağız yolu ile molibden tuzlarından birinin verilmesi ile tedavi edilebilir.



e-Molibden zehirlenmesi
Diyette fazla molibden sığırlarda bakır noksanlığına yol açar. Yukarıda da belirtildiği gibi molibden hayvanları bakır zehirlenmesine karşı koruyucu bir elementtir.
Molibden düzeyi yüksek topraklardan bitkiye geçen molibden miktarı da yüksek olduğundan böyle durumlarda hayvanlara ilave bakır verilmesi gerekir.
Diyette yüksek molibden hayvanlarda devamlı ishale yol açar. Özellikle yeşil ve taze biçilmiş yem bitkileri tüketen hayvanlarda işkembede erimeyen ve emilmeyen bakır x molibden x sülfat kompleksi şekillendiğinden, bakır noksanlığı kaçınılmazdır. Bu durumda ishali önlemek ve hayvanın yemden yararlanmasını arttırmak için bakır saplementi yapılmalıdır.

f-Böcek – Kene Öldürücülerden Zehirlenmeler

Organik pestisitler insanlara olduğu kadar hayvanlar için de yüksek zehir etkisine sahiptirler. İdeal bir kene veya böcek öldürücü gerek insan gerekse hayvanlar için risk oluşturmamalıdır.
Bu tür bileşiklerin kullanılmasında etiketlerinde tavsiye edilen hudutların dışına çıkılmamalıdır.

Karbamat (carbamide) içeren böcek öldürücü organik fosfor bileşikleri benzeri etkiye sahiptir.
Sinirlerin bağlantı yerlerinde kolinesteraz enzimini inhibe (işlevini durdurma) ederler ve tükürük bezleri salgısının artmasına yol açarlar. Kusma, ishal, terleme ve kramplar görülür. Ağız, dudak ve gözler siyanotik (maviye çalan) bir renk alır. Ölümler genelde solunum yetmezliği sonucudur.

Klorlu hidrokarbon bileşikleri çok zehirlidir. Merkezi sinir sistemini etkilerler. Zehirlenme bulguları birkaç dakikadan birkaç saate kadar süren ihtilaçlar (çırpınmalar) şeklindedir. Bazen vücut ısısı yükselir. Hayvan komaya girer, başını on bacakları arasına alır ve dişlerini gıcırdatarak ölüme gider.
Organik fosforlu bileşikler daha az zehirli olduklarından son yıllarda organik klorlu bileşiklerin yerini almaya başlamıştır. Bunlarla zehirlenmeler daha yavas seyreder. Fazla salya akıntısı ve ishal vardır, sık sık idrar yapar. Kusma, kolik ve nefes darlığı görülür.

g-Küf Mantarları İle Zehirlenmeler

Saprofit (curumus organik maddelerde üreyen mikroplar) veya bitkisel orijinli (Phytopathogenic) mantar ve küflerle bulaşmış yem ve yataklıkların yenmesi sonucu ortaya çıkar.
Bu tür toksin (zehir) üreten bakterilerin sayısı pek çoktur. Bunlardan Aspergillus flavus ve Aspergillus parasiticus türlerinin yer fıstığı, mısır ve diğer danelerde görülmesi sonucu toksinlerinin hayvan tarafından tüketilmesi sonucu zehirlenmeler ortaya çıkar.
Yem ham maddelerinin depolanırken rutubetli olması veya rutubetli ortamlarda saklanması doğada çok yaygın olan küf mantarlarının üremesi için iyi bir vasat oluştururlar.
Bu tur zehirlenmeler “Aflatoksıkozis” olarak adlandırılır ve genç hayvanlar daha alıngandırlar.

Akut zehirlenmelerde ölümler çok kısa zamanda gelişirler. Subakut ve müzmin zehirlenmelerde zayıflama, huzursuzluk, iştahsızlık vardır.

Hayvanlarda bağışıklık mekanizması zayıfladığı için sürüde özellikle solunum yolu enfeksiyonlarına yakalananların sayısı artar. Bu yüzden tedavi şansı azalır.